PRAG’DAN 2 saatlik uzaklıktaki kaplıcalar diyarı Karlovy Vary, 1358 yılında Orta Avrupa’nın ünlü imparatoru Karl’ın geyik avı yaparken keşfettiği ünlü termal bölgede yer alıyor. Şehrin diğer adı Carlsbad (Almanca ‘Karl’ın şehri’ anlamına geliyor) olarak anılıyor. Yüzyıllar içinde şehir, sel, yangın, savaş geçirmesine rağmen, hep yenilenip, ayakta tutulmuş. 19. yy’da atlatılan büyük bir yangın sonrasında kür banyosu vergisi ile şehir restore edilmiş. Ülkenin turist akınına uğrayan ikinci önemli bölgesi. Şehir kaplıcaları, porselenleri, Bohemia kristali, Granad taşı ve çok ince kağıt helvası ile ünlü. Sanat dünyasında da bu renkli kent Uluslararası Karlovy Vary Film Festivali’yle tanınıyor. Şehrin sinema dünyası ile bir başka ilgisi ise James Bond serisinin en çok gişe yapan filmlerinden 2006 tarihli Casino Royal’in bir bölümünün Grandhotel Pupp Hotel ve Mirove Meydanı çevresinde çekilmiş olması. Ama konu Karlovy Vary’de değil aslında Bahama adalarında geçiyordu. Ve bu ada sahneleri için otel önüne onlarca palmiye ağacının geçici olarak dikilmiş olması da enteresan bir detay. Şehrin içi kadar, bu şehre uzanan yollarda görülmeye değer doğal güzellikte. Yol boyu bağlar, bahçeler, meşhur Çek birasının hammaddesi olan şerbetçi otu tarlaları seyahatinize eşlik ediyor. Yüksek tepeler, vadiler aşarak, yeşilliklerin gittikçe koyulaştığı bu şehre geldiğinizde, huzurun yeryüzündeki bir başka boyutu ile karşılaşıyorsunuz. Her insanın hayatında en az bir kez, bir süreliğine bulunmak isteyebileceği bir inziva kenti.
Huzurun adresi
Yemyeşil dağlarla çevrili bir vadinin içinde, ortasından güzel bir nehrin geçtiği nostaljik bir kasaba. Tepla Nehri’nin iki yakası 10-15 meterede bir bombeli şirin köprüler ile birbirine bağlanıyor. Her iki yakada karşılıklı, iki,üç katlı, eski dönemlerden kalma rengarenk binalar, birbirinden güzel çiçekler içinde, işte huzurun adresi burası dedirtiyor. Bu binalardan bazıları bir dönemler, Mozart, Rus Çarı Petro, Djorak, Goethe gibi tarihi şahsiyetlerin de arasında bulunduğu devlet adamı, sanatçılarla aristokratlara evsahipliği yapmış. Neden burada kaldıklarını anlamak hiç zor değil. Şehrin huzurlu havasına, doğasına ve şifalı kaplıcalarının cazibesine kapılmış olmaları çok doğal tabi. Şehir her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Sıcak su kaynakları şerbetçisayesinde mineral suları içmek ya da kaplıcalarında şifa bulmak için hastalar da geliyor. Şehirde Colonnade denilen ve sularından içme imkanı bulunan 12 kaynak suyu var. Üçü büyük onlarca da tedavi merkezi bulunuyor. Sokaklarda, ellerinde küçük porselen ibriklerle, bu kaynaklardan doldurdukları şifalı suları yudumlayarak dolaşan turistleri görmek mümkün. Rengarenk ibrikler, çeşmelere yakın minik dükanlarda satılıyor. Tadına bakmak için avucuma bir miktar su alıyorum ama tuzlu garip tadı bana göre berbat. Şifa niyetine bile olsa içemiyorum. Zaten şifa olabilmesi için bir hayli fazla içmek gerekiyor. Şifalı suların mide ve kemik hastalıkları, bel fıtığı, kireçlenme, solunum enfeksiyonları gibi hastalıklara iyi geldiğini öğreniyorum.
İlaç niyetine likör
Sanırım doktor kontrolünde tedavi yöntemi ile içmek en sağlıklısı. Kaynak sularının içindeki temel bileşenler benzer; fakat ısıları ve karbondioksit miktarları farklı olduğundan etkileri de farklı. Kaplıca sularının bu kötü tadını unutturmak için geliştirildiği söylenen, Çeklerin meşhur likörü Becherovka, 1807 yılında yine bu şehirde bir doktor tarafından yapılmış. Birçok farklı baharat ve şifalı bitkiyi karıştırıp ağrıları dindirmek için ilaç yapmaya çalışan doktor, tadının çok güzel olduğunu görmüş. Ve sonrasında tarçın, karanfil karışımı bir aroması olan bu likör ortaya çıkmış.
Karlovy Vary’de gezilecek yerler:
Tüm şehir yürüyerek gezilebilir. Bunun için Termal Kaynak, Bölge Müzesi, Mill Colonnade, Grand Otel Pupp ve bir çok butik, hediye dükkanı, kafe ve restoranlar gibi ilgi alanlarına götüren kanalın patikasını takip etmeniz yeterli.
-Cam Eşya Moser: Sergi, tarihi teşhirler, cam eşya yapım araçları, madalyalar, süsler tarihi belgeler, fotoğraflar, tasarım örnekleri ve tarihi reklam materyallerinin kataloglarını görebilirisiniz. Müzenin diğer bölümü Moser’ın eşyalarını sağladığı hükümdarlar ve ünlülere adanmış.
-Grandhotel Pupp: Karlovy Vary’de bulunan Mirove Meydanı yakınında 1895’te inşa edilmiş görkemli bir otel. Zamanında misafirleri için rahatlık ve lüks sağlamak üzere düzenlenmiş. Günümüzde Karlovy Vary film festivalinin yıldızlarını ağırlıyor.
-Şato Tepesi: Şato Hamamı bina kompleksi ile birlikte geliştirilmiş ve birleştirilmiş. Yapısı mimar Ohmann tarafından tasarlanmış. Mimarisi, çok sayıda Art Nouveau öğe ve süs eşyası ile eklektizmden etkilenmiş.
-Diana gözcü noktasına teleferik: Tüm şehrin ve etrafın 360 derecelik heyecan verici bir manzarasının tadını çıkarmak için tercih edilebilir.
-Aziz Peter ve Aziz Paul’un Rus Ortodoks Kilisesi: Moskova Ostankino’daki katedralle aynı stilde inşa edilmiş.
-Belediye Tiyatrosu: Mimarlar Fellner ve Helmer tarafından tasarlanan binalardan sadece biri. Fikir edinmek için görülmeye değer.
Hüzünlü bir kasaba: Terezin
TEREZİN, Prag’dan yaklaşık 50 dakikalık mesafede, fazla dikkat çekmeyen ve oldukça sakin ve mütevazi görünümlü bir kasaba. O sessiz ve mahsun görüntünün arkasında hüzünlü bir yaşanmışlık olduğunu etrafı gezdiğinizde hissebiliyorsunuz. Tarihi doku ve geçmişte yaşananlar mekanlarda hazin izler bırakmış. Kasaba, Çek Cumhuriyeti’ndeki en büyük Nazi Kampı ile tanıyor. Bu kasabayı turistik güzellikler beklentisi ile değil, tarihe tanıklık duygusu içinde dolaştım. İbret verici hikayelerin ip uçları ile karşılaştım. Özellikle, tutsakların yüksek sıcaklıkta yakıldığı krematoryum ile yatakhaneler, koğuşlar, duşlar, kamp komutanlarının yaşadığı alanlar hepsi ama hepsi acının, zulmün ve savaşın acımasızlığının izlerini tüm ağırlığı hala taşıyor sanki. Terezin Kalesi, 18.yüzyılın sonunda Prusya’ya karşı Krallığın korunması için İmparator II. Joseph tarafından inşa edilmiş. Bu kalenin yapımında kullanılan mühendislik yöntemleri, o güne dek kullanılanların en gelişmiş şekli. Ancak kalenin yapımından kısa süre sonra savaş yöntemleri değiştiği için, bu mühendislik harikası yapı gerçek işlevini pek yerine getirememiş ne yazık ki. Terezin Kalesi, kocaman surlarının arkasında askerler, aileleri ve diğer siviller yaşadığı duvarlı bir şehir olarak tasarlanmış.
Auschwitz’e geçiş kampı
İkinci dünya savaşında Almanlar’ın Çekoslovakya’ya girişi ile 1941-45 yılları arasında Kale, Yahudiler’i toplama kampına dönüşmüş. Naziler’in ünlü Auschwitz toplama kampı için bir geçiş kampı olarak kullanılmış. Kampın iç avlusunda hâlâ rahatlıkla okunabilen ‘Arbeit Macht Frei’ (çalışmak sizi özgürleştirir) yazısı dikkat çekiyor. Kampta toplanan tutsaklara, çalıştıkça özgürlüklerine kavuşacakları vaad edilmiş. Savaşın sonuna kadar 150 bin Yahudi Terezin’den geçmiş ve diğer 35 bini hastalıktan ve açlıktan ölmüş. Yani o kampta, kaçabilenler dışında özgürlüğüne kavuşan aslında hiç olmamış.
Naziler’in kaplıca yalanı
Terezin Kampı’nda yaşananlar ise gerçekte bir film senaryosundan daha çarpıcı. Naziler, Terezin’i, Yahudiler’in tedavi gördüğü bir kaplıca merkezi olarak göstermeye çalışmış. Ancak başka ülkelerde söylentiler ve suçlamalar arttınca, tersini ispatlamaklamak için bir plan geliştirmişler. Kalenin kaplıca merkezi olduğu izlenimi yaratmak için gerekli düzenlemeleri yapmışlar. Bu sahte düzenlemenin izleri hala duruyor. Sonrasında da sözde kaplıca merkezini Uluslararası Kızıl Haç temsilcilerinin ziyaretine açmışlar ve onları kandırmayı başarmışlar. Ancak surların ardındaki Yahudiler, acı ve açlık içinde ölümü bekleyerek yaşamış. Aralarından çok azı II. Dünya Savaşı’nın sonunu görebilmiş.