NATO'nun hantal kaldığı eleştirilerinin olduğu bir dönemde, ABD tüm gücüne rağmen İran'a boyun eğdirememişken artık herkes yeni bir çağın kapısında olduğumuz konusunda hem fikir... Mesele bizim bu yeni dönem inşa edilirken nerede ve ne güçte olacağımızla ilgili...

Gündemde çok yer bulmadı, hatta birçok kişi farkına dahi varmadı belki ama Masada Ne Var? Programında SAVTEK Dergi Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Alabarda'nın sık sık gündeme getirdiği bir öneri yankısını buldu... Belki sesimiz duyuldu, belki de aklın yolu bir olduğu için bu yol bulundu...
Önemli olan memleket sevdasına dair ortak duygudaşlık zaten...
Neyse sözü uzatmadan meseleyi anlatayım.
Türk Silahlı Kuvvetleri, yeni komanda tugayları kuruyor...
Mesele sadece asker sayısını artırmak değil elbette...
Esas mesele çarpan etkisini kuvvetlendirmekten geçiyor.
Bu yüzden de yeni komando tugayları yüksek teknoloji konusunda yetenekli, modern bir anlayışla inşa edilecek... Hadi konuyu biraz daha açayım...
Rusya-Ukrayna Savaşı'nda gördük ki minicik dronelar cephe hattında korku salıyor, etkili oluyor. Hatta drone savaşı çağı yorumları bu dönem için yapıldı.
Sonra önce 12 Gün Savaşı sonra 40 Gün Savaşından dersler çıkardık. İran'ın hava savunma sistemlerindeki zafiyetleri ama saldırı kapasitesindeki artış gerçekten dikkat çekiciydi. ABD ve İsrail'in saldırılarına karşı oluşturulan güçlü misilleme önce ateşkesi sonra da anlaşma zemini zorunluluğunu doğurdu... Artık savaş doktrinleri değişiyor.
Müşterek harekat kabiliyetleri yani hava, kara, deniz hatta uzay yeteneklerinin eş güdümlü kullanımı sahada sonuçları değiştiriyor. Bu anlamda Türkiye, Suriye, Irak, Libya, Karabağ sahasında bu yeteneklerini ortaya koydu. Ama savunma sanayi alanı öyle hızlı gelişmelere gebe ki sahadaki askerlerin de en az mühendisler kadar bu alanda kendisini yenilemesi geliştirmesi gerekiyor.
Bu yüzden sahada 10 kaplan gücünde olacak olan yeni komando tugayları memlekete hayırlı olsun...
Bu coğrafyada bin yıl kalabilmenin en temel şartının güçlü bir ekonomi, birlik içinde bir millet ve güçlü bir devlet-ordu olduğunu asla aklımızdan çıkarmamak gerekiyor...

SAMİMİ OLUN
"Muhalefet neden kaybediyor?" sorusuna verilecek yüzlerce cevap var. Ama ben en temel cevabı vereyim...
Milletin samimiyet testini geçemiyorlar.
En son okul katliamı meselesinde bunu gördük.
Tam anlamıyla millet can derdindeyken onlar oy derdindeydi.
Elde olaya dair daha doğru düzgün bilgi yokken, katliam bu iktidarın suçu eleştirileri aldı başını gitti.
CHP'nin Gölge Dışişleri Bakanı Suat Özçağdaş, "Radikal İslamcı tipler yaratmak isteyen bir güruh bakanlığı işgal etmiş. Timsah gözyaşı döken Cumhurbaşkanı'na sesleniyorum, Bu ölümlerin sorumlusu sensin Erdoğan." Diye konuşuyor. Sonra bakıyoruz ki aile bayağı bayağı seküler. Baba emekli emniyet müdürü anne öğretmen, oysa katliam sırasında yavruların üstüne kapanıp can veren öğretmen Ayla Kara başörtülü...
Yani CHP'deki bu kafaya göre radikal İslamcı tiplerden...
Daha düne kadar okul kapısında polis istemiyoruz diye eylem yapan CHP Milletvekili Mahmut Tanal bile çıkmış, "niye okulda polis, güvenlik önlemi yok? diye feryat ediyor.
Her daim hükümet karşıtı cephe ile omuz omuza yürüyen Eğitim-İş Sendikası Genel Başkanı Kadem Özbay, "Okullara güvenlik kadrosu" açılması talebini paylaştı. Ancak daha geçen ay "okulda güvenlik istemiyoruz, polis istemiyoruz" diye eylemdeydiler.
Bu bakış açısını depremde, sel felaketinde, yangına hemen her acıda görüyoruz. İşte bu yüzden de samimiyet testinden geçemiyorlar.
Zira millet bu sırada siyasal ajandaya göre kavga değil, yaraları saracak mesajlar bekliyor. Dayanışma istiyor...
Özetlemem gerekirse muhalif zihniyet tam da bu yüzden milletin samimiyet sınavından geçemiyor. Zira yerden yere vurdukları iktidar eksiğiyle, gediğiyle her daim "Millete hizmetkar olma" anlayışı ile iş yapmaya çalışıyor. Muhalif zihniyetinse ne çalışmaya gönlü var ne millete hizmetkar olmaya... Tek bildikleri acıdan siyaset devşirmek, hükümeti yerli yersiz eleştirmek... Ne diyelim takdir milletin elbette.

ÇÜRÜMENİN PANZEHİRİ
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Antalya Diplomasi Forumu'nda, "Bugün dünya; güç bunalımıyla birlikte bir istikamet buhranı da yaşamaktadır. Bu, yapısal bir çürüme, ontolojik bir tefessüh değil midir?" diye sordu.
Ben konuya başka bir boyuttan bakmak istiyorum.
Felsefede tüme varım diye bir yöntem vardır.
Küçük ölçekli örnekten büyük ölçekli sonuçlar çıkarmak mümkün olur.
Bugünlerde herkes bir "çürümeden" bahsediyor...
Okul katliamında gözyaşı dökerken kendisini videoya çeken, altına duygusal müzik döşeyip bunu da sosyal medyada paylaşan mı ararsınız, yoksa ölenlerin aileleriyle en küçük bir empati yapmadan korkunç paylaşımlar yapanları mı? Mesele insan temelli bir çürümenin sistem temelli bir çürümeye evrilmesi gibi görünüyor. Yıllar önce izlediğim bir film vardı. 2006 yapımı Türkçeye "Ahmaklar" diye uyarlanan "İdiokrasi" isimli sinema yapımında toplumdaki çürüme ve çöküşün yönetimlere nasıl yansıdığı anlatılıyordu... Bu yüzden şu anda dünya biraz da bu çürümenin acısını mı yaşıyor diye sormadan edemiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İspanya Başbakanı Sanchez gibi birkaç cesur yürek dışında İsrail'deki Soykırımcı Netanyahu'ya doğrudan karşı durabilen çok az lider var... Onların da bu kadar dirayetli durabilmelerinin sebebi elbette kendi liderlik özellikleri kadar sırtını milletine yaslayarak siyaset yapabilmesi... Bu yüzden bizim milletçe bu çürümeden uzak durmamız lazım. Çürümenin panzehiri de yerli ve milli değerlerimizle evrensel değerleri harmanlayarak yol yürümekten geçiyor. Zira mazlumların umudunun olması, tam da böyle güçlü liderler ve güçlü ülkelerin varlığına bağlı...