15 Temmuz 2020 Çarşamba / 24 Zilkade 1441
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Paul KRUGMAN
pkrugman@stargazete.com
Yazarın Sayfası

En kötüsünü beklemek

27 Temmuz 2012 Cuma

Bu ay üzerinde anlaşmaya varılan İspanyol kurtarma planı o kadar çok kısıtlama ve uyarılarla geldi ki, daha büyük bir şeyin başlangıcı olarak algılanmadığından piyasalar, en hafif tabirle mutsuz. Son zamanlarda İrlanda tahvillerine duyulan ilginin nasıl bu ülkenin bankalarının kurtuluşunun tüm Avrupa’da yinelenebileceğine dair umutlar gösterdiğini izlemek de bence ilginçti, bu umutlar dağılınca geçti gitti. Peki, tam anlamıyla kriz ne zaman patlar? Söylemesi zor. En azından bazı işaretler piyasaların hemen olmasa dahi, en kötü senaryoyu beklediklerini gösteriyor.

Duruma bakılırsa, Dornbusch yasasının nasıl işlediğini göreceğiz. Merhum ekonomist Rudi Dornbusch, 1995 yılındaki bir röportajda Meksika ekonomik krizine dair şunları söylemişti: “Krizin gelmesi sandığınızdan daha uzun sürer ve zamanı geldiğinde düşündüğünüzden çok daha hızlı gerçekleşir. Meksika’da da aynen böyle oldu; sonsuz gibi süren bir zaman aldı ve bir gecede oluverdi.”

Ah Rudi’nin hâlâ bizimle olmasını nasıl da isterdim. Çok iyi bildiği bir durum bu ve aklıbaşında insanlar için gerçekten önemli bir sözcü olurdu.

Business Insider dergisindeki ‘Dünya bir Dış Borç Krizinde Olacakların Tam Tersini Yaşıyor’ adlı makaleyi malumun ilanı diye okumuştum ki, sonradan yorumları fark ettim.

15 Temmuz günü internet sitesine koyulan makalenin yazarı yardımcı editör Joe Weisenthal bazı Euro Bölgesi ülkelerinin haricinde dış borç getirilerinin 2007’den bu yana düşmekte olduğuna dair bilinen saptamayı yapmış; yatırımcılar dış borç satın almaya koşuyorlar, ondan kaçtıkları yok. Bu sezginin tarifinin genel geçer bakıştan farklı olmasına biraz şaşırmıştım; sanırım bu genel geçer deyince ne anladığımıza göre değişir. Ancak birçok ampirik kanıta dayanarak da biliyoruz ki; şu anda yaşadığımız durum, çok yaygın bir şekilde özel sektörün borçlarının hafifletilmesi surecinin kamu açıklarıyla sonuçlanması ve tasarruf fazlası nedeniyle faiz oranlarının düşük seyretmesi durumudur.

Aynı zamanda güvenli yatırım araçlarına dair değinmekte tereddüt ettiğim birçok tartışma var. Bu tartışmalar bankaların araştırma bölümlerinin, akademinin, Financial Times’ın Alphaville blog’unun ve diğer birçok platformun güncel konusu. Bu nedenle Weisenthal’in söyledikleri bana pek de radikal gelmedi. Ancak bu yorumlar sadece yorumcuların uzlaşamadığını göstermiyor, aynı zamanda Weisenthal’i uzaylı gibi de gösteriyor. Kısa zamanda büyük bir kamu açığı krizinin yanında Zimbabwe stilinde enflasyon yaşayabileceğimiz öngörüsünün çılgın ve komik olduğunu düşünüyorlar.  

Ve biliyorum ki bunu düşünenler sadece Business Insider grubu yorumcuları değil; aynı zamanda finansal haberleri, bloglar’ı haberleri takip eden birçok kişi, kamu açıklarının ve enflasyonun ne kadar fena olduğunu iddia eden entelektüel çevreden. Yıllarca ardı ardına düsen faizler ve yükselmeyen enflasyonun bu tür insanlara neye mal olduğunu görmemek durumu değiştirmiyor.    

Bu ilginç bir fenomen. Bence sadece sağcıların her zamanki propaganda çabasının bir sonucu da değil. Pratikte yanlış olduğu ne kadar ve her ne sıklıkla anlaşılmış olsa da bu ‘Kamu açığı! Enflasyon’ hikayesi birçok insana göre makul ve ‘herkes simultane olarak gelirinden az harcama yapamaz, hesaplar birbirini tutmalı’ argümanına karşı da oldukça dirençli görünüyor. 

Neler oluyor? Bazı fikirlerim ilerideki dönemlerde dile getirmeye çalışacağım. Ancak aynı zamanda bu kafa yapısının kendi kendini güçlendirmesi de söz konusu çünkü Weisenthal gibiler islerin böyle olmadığını iddia edip şok yaratana kadar finansal medyanın tüketicileri bunları duymak istiyor ve tedarikçileri bunları anlatarak ihtiyaçları karşılıyor.

Neyse, politika tartışmalarımızı kirleten konulardan biri olan bu fenomeni çözmemiz gerektiğini düşünüyorum. 

Arka plan: KRİZ

İspanya’nın İkilemi

Euro’yu resmi para birimi olarak kullanan 17 ülkenin ekonomi bakanları, emlak piyasasının çökmesiyle zor durumda kalan İspanya’nın bankacılık sektörünü kurtarmak için 20 Temmuz’da uzlaşmaya vardılar.

Anlaşmaya göre, Avrupa Birliği, İspanyol bankaları ihtiyaç duydukça toplamda 100 milyar Euro’ya kadar kredi açacak ve bu kurtarma borçları devletin daha da borçlanmasını önlemek için doğrudan bankalara verilecek. Bankaların bilançolarına destek olmak için toplamda yaklaşık 200 milyar Euro eden ‘zehirli varlık’ bir ajansa (Associated Press’ten Daniel Woods’un tanımıyla ‘nihayetinde bir kötü bankaya’) devredilip sonra satılacak.

Bazı politikacılar bu hareketi İspanya adına doğru yönde atılmış bir adım olarak niteleyip beğeniyle karşıladılarsa da küresel piyasaların tepkisi olumlu olmadı ve Euro iki yıldan beri geldiği en düşük seviyeyi gördü. Pek çok ekonomistin ortak görüşüne göre bu durum İspanyol devletinin ayrı bir kurtarma planına ihtiyaç duyacağı yönündeki endişelere işaret ediyor. Bu endişeler yoğun borç altındaki Valencia ilinin bu ay Madrid’den mali yardım isteyeceğini açıklamasıyla kuvvetlendiler.  Londra’dan Monument Securities stratejisti Marc Ostwald, Bloomberg’e “Euro Bölgesi’nin en büyük kurnazlığı ve blöfü her zaman sorunu yarına erteleyebilmesi oldu ama bu artık geçerli bir strateji değil. Bir kırılma noktasına yaklaşıyoruz” dedi. İspanya üç yıl içerisindeki ikinci resesyonunu yaşıyor. Sorunlu ülkeler olan İspanya ve İtalya gibilerinde faiz oranları görülmedik artışlar gösterirken, getiriler Danimarka ve Almanya gibi ülkelerde eksiye düştüler. “Avrupalı yatırımcıların getiriler negatifteyken paralarını iki seneliğine hareketsiz bırakmaya razı olmaları Euro Bölgesi’nin her an parçalanmak üzere olduğu korkusuna dair açık bir sinyal” Financial Times’ta 19 Temmuz günü yayımlanan makalesinde yorumcu Michael Mackenzie böyle demiş.

Romney başarısız politikalara oynuyor

Romney apolojistlerinin yazıp çizdiklerinde bir şüphecilik havası hakim. Büyülü sözcüklerin, yani kapitalizm, serbest piyasa ve istihdam yaratanlar gibi lafların eleştirileri dindiremediğine inanamıyor gibiler. Dedikleri şey şu değil miydi zaten, Mitt Romney son 30 yıldır ne standartsa onu yapıyordu hani?

Aslına bakarsanız, tavrının ne kadar standart olduğunu bilmiyoruz ve vergi iadelerini görünceye dek de bilemeyeceğiz ki bu asla gerçekleşmeyebilir (orada gerçekten büyük bir bomba saklı olmalı). Her neyse, son 30 yıldır bir Gordon Gekko ekonomimiz olduğu gerçeği onu mazur kılmıyor.

O 30 yıla dair birkaç tablo daha mevcut. Ücret durağanlığı üzerine olanı bu sayfada görüyorsunuz. İkincisi de emlak borçlarındaki dramatik yükselişi gösteriyor ki, çoğumuz sürmekte olan ekonomik bunalımın temelinde bunun yattığını düşünüyoruz. İkinci tablodaki emlak borcuna gayrısafi milli hasılanın bir yüzdesi olalarak bakın. Bu sorunlu performans için ne yapılmalı diye sorabilirsiniz. Başkan Obama hafif yükseltici tedbirler öneriyor; en azından işçilerin sağlık sigortası olmasını sağlayacak ve mali durumlarını az daha iyileştirecek bir reform. Romney ise bizi bugünkü duruma getiren politikalara hız vermek istiyor: zenginlerin vergilerinden daha da çok kısarken daha da az mali denetim ve düzenleme. Avukatlığını yapmakla meşgul kimseler de bu bakış açısındaki dehanın sorgulanıyor olmasından dolayı şaşkınlar.

Ayrılmak ve Bölünmek

Beklendiği üzere Romney, Bain Capital geçmişi ve gizli vergi iadelerini sorgulayan Obama’yı ‘kapitalizme saldırmak’ ve ‘Amerika’yı bölmek’ ile suçluyor. Böyle şeylere alışkınız, çoğumuz Başkan George W. Bush’a getirilen en ufak eleştirinin nasıl vatan hainliği ile damgalandığını hatırlarız. Eğer yanılmıyorsam internet (.com) balonu patladığında Wall Street, borsayı eleştirmenin serbest piyasaya inanmamak olduğunu savunuyordu.

Romney’in yaptığı şu bakımdan faklı, o iki türlü de kazanmak istiyor. Hem iş kariyerinden ve başarılarından gurur duyduğunu ifade etsin hem de biz halen CEO olduğu üç yıllık bir dönemde Bain’in faaliyetleriyle hiçbir alakası olmadığına inanalım. Vergi iadesi kayıtlarını görmemize bu kadar karşı oluşu mevcut servetini nasıl kazandığına dair çok şey söylüyor. Bu inadına dair iki teori var: Birine göre bir veya daha çok yılda sıfır gelir beyan etti ve diğerine göreyse 2009 yılında o kadar çok para kazandı ki, piyasayı batırdı. Hangisi doğru, belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.  

Her neyse, Amerika’yı gerçekten bölen şeyin ne olduğunu unutmayalım: yükselen dalganın artık tüm tekneleri taşımadığı gerçeği. Genel ekonomik büyüme ve tipik Amerikan ailesinin serveti arasında dramatik bir ayrılık yaşanıyor. Gelir eşitsizliği ve buna denk olarak çoğu Amerikalı’nın artan verimlilikten yararlanamıyor olmasının sorun teşkil ettiklerini söylemek ‘kapitalizme saldırmak’ değildir. Peki, ne yapılabilir? Düşünelim; mesela zenginlere biraz daha çok vergi ödemelerini söyleyebilir ve güvenlik ağını güçlendirebilirsiniz. Obama’nın vaadi aslında bu ama Romney tam tersini yapmak istiyor.  Yani, Romney onun gibi insanların başarılarını kutlamamızı istiyor. O başarıların sıradan insanlar ve ailelerine bir fayda sağlamaması şöyle dursun, savunduğu politikaların şanslı azınlık ve geriye kalan herkes arasındaki uçurumu daha da derinleştireceği açık olmasına rağmen. Sonra bir de kalkmış Obama’ya diyor ki, sen Amerika’yı bölüyorsun.