MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin son dönemde yaptığı bazı çıkışlar, ilk bakışta jeopolitik gerilimlere verilmiş ani tepkiler gibi görülebilir. MHP liderinin Dünya Barış Konseyi kurulsun çağrısı küresel sistemin yaşadığı kaosa karşı çareler arayan bir siyasi tecrübenin tezahürü olarak okunmalı.
Devlet Bahçeli Türkiye-Rusya-Çin (TRÇ) açıklamasını yaptıktan sonra 28 Eylül 2025'te bu köşede şu satırları kaleme almıştım: MHP liderinin çıkışı bir tesadüf değil. ABD'ye duyulan güvensizliğin arttığı bir dönemde, Türkiye'nin "oyun kurucu ve oyun bozucu" kapasitesini artırma arayışının yankısı. İşte bu yüzden ben buna Türkiye'nin iç sesi diyorum.
Şimdi Devlet Bahçeli'nin Rusya'ya gönderdiği Genel Başkan Yardımcısı Prof. İlyas Topsakal'ın açıklamalarıyla MHP liderinin düşüncelerinin arka planını derinlemesine görebiliyoruz. İlyas Hoca, Rusya'yı ve Türk Dünyasını iyi bilen bir bilim insanı.
MHP lideri Bahçeli'nin açıklamalarında uzun vadeli bir zihinsel hazırlığın ve stratejik çerçevenin izleri görülüyor. Bahçeli'nin Türkiye-Rusya-Çin hattına ilişkin söyledikleri de, MHP Genel Başkan Yardımcısı İlyas Topsakal'ın Moskova temasları da, bu çerçevenin dışavurumu gibi okunabilir. Mesele, Türkiye'nin NATO'dan kopması ya da Batı'yla ilişkilerini tümden tasfiye etmesi değil. Mesele, değişen dünya dengeleri içinde Türkiye'nin kendi "esnek uyum" alanlarını genişletmesi. Topsakal'ın röportajında tekrar tekrar vurguladığı nokta da tam olarak bu.
Burada önce bir yanılgıyı düzeltmek gerekiyor. Bahçeli'nin işaret ettiği yönelim, yeni bir blok siyaseti çağrısı değil. TV100'deki röportajda İlyas Topsakal da bunu açıkça söylüyor. Türkiye'nin NATO'daki yükümlülüklerinden vazgeçmesi gibi bir tez ileri sürmüyor. Tam tersine, Türkiye'nin uluslararası sorumluluklarını yerine getiren bir devlet olduğunu, ama bunun kendi milli stratejisini yalnızca Batı'nın beklentilerine göre kurmak zorunda olduğu anlamına gelmediğini anlatıyor. Yani önerilen şey, ittifaktan kopuş değil; ittifakın boşluk bıraktığı alanlarda Türkiye'nin kendi stratejik manevra kabiliyetini artırması. Bu bakış açısı, MHP'nin son yıllarda daha belirgin hale gelen "devlet aklı", "güvenlik", "bağımsızlık" ve "merkez ülke" kavramlarıyla da uyumlu.
Topsakal'ın kullandığı kavramlardan biri özellikle dikkat çekiyor: düzen içi düzensizlik. Bu ifade önemli. Çünkü hem ABD merkezli düzenin çözüldüğünü kabul ediyor hem de dünyanın henüz yeni ve istikrarlı bir düzene geçemediğini ima ediyor. Yani ortada bir boşluk var. Bu boşlukta kurumlar ayakta görünse bile eski işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor. Birleşmiş Milletler, NATO, Dünya Bankası gibi yapılar kâğıt üzerinde varlığını sürdürüyor; ama savaşları önleme, güvenlik üretme ve kuralları işletme kapasiteleri aşınmış durumda. Topsakal'ın anlattığı çerçevede 1990 sonrası Amerikan hegemonyası, 2010 sonrasında ciddi biçimde sınırlarına dayanmış görünüyor. Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Keşmir'den Tayvan'a kadar uzanan geniş bir hatta istikrarsızlık artıyor. Bu da devletleri daha esnek, daha hızlı ve daha çok katmanlı ilişki biçimlerine zorluyor. MHP'nin son dönemde kurduğu dil de, tam burada şekilleniyor.
Burada Rusya meselesi özel bir yer tutuyor. Topsakal'ın Moskova'da yaptığı görüşmeler, yalnızca sembolik bir siyasi ziyaret değildi. İktidardaki Yedinaya Rossiya çevresiyle ve farklı siyasal katmanlarla yürüttüğü temasları anlatırken verdiği çerçeve önemliydi. Rusya'da da tek bir bakış olmadığını, farklı siyasi katmanlar bulunduğunu, bazı çevrelerin Türkiye'ye dair ciddi önyargılar taşıdığını ama doğrudan temas kuruldukça bu önyargıların sorgulanmaya başlandığını anlatıyor. Bu da aslında Bahçeli'nin niyetini anlamak bakımından önemli: Türkiye'nin yalnızca hükümet nezdinde değil, siyasal ve entelektüel boyutlarda da yeni kanallar açması bekleniyor. Çünkü yeni dönemde yalnız hükümetler arası ilişki yetmiyor; zihinsel ve stratejik mesafelerin de kapatılması gerekiyor.
Röportajın en dikkat çekici taraflarından biri de şu: Topsakal, bu hattı "ittifak" kelimesinin klasik anlamıyla tarif etmekten özellikle kaçınıyor. Orada daha çok "işbirliği", "denge", "güvenlik", "lojistik", "inovasyon", "ortak üretim" ve "esnek uyum" kavramları öne çıkıyor. Çünkü MHP'nin önerdiği şey, Türkiye'nin Batı'dan koparak başka bir merkeze bağlanması değil; tam tersine, kimsenin hinterlandına dönüşmeden, birden fazla güç merkeziyle eşzamanlı ve rasyonel ilişki kurabilen bir stratejik pozisyon üretmesi. Bu yönüyle bakıldığında, TRÇ çıkışını "yeni eksen" tartışmasından çok "çoklu denge" siyaseti içinde okumak daha doğru olur.
Burada Çin boyutu da önemli. Topsakal'ın anlattığı kadarıyla mesele yalnız güvenlik değil, aynı zamanda üretim, ticaret, teknoloji ve koridor tartışmalarını da kapsıyor. Çin'in dünyaya kara ve deniz üzerinden açıldığı güzergâhlar, Türk dünyasının içinden ve Türkiye'nin yakın çevresinden geçiyor. Rusya olmadan, Çin olmadan, İran olmadan, hatta Pakistan ve Hindistan gibi aktörler hesaba katılmadan bu coğrafyada büyük ölçekli lojistik entegrasyon kurmanın mümkün olmadığını söylüyor. Bu yaklaşım, Türk Devletleri Teşkilatı'nın geleceğiyle de doğrudan bağlantılı. Çünkü Türk dünyasının 2040 vizyonu, çevresindeki büyük aktörlerle tamamen çatışmalı bir zeminde sürdürülemez. Bahçeli'nin "TRÇ" çıkışı burada, Türk dünyasını daha büyük jeopolitik denklemin içine yerleştirme çabası olarak okunabilir. Yani MHP, Türk dünyasını romantik ve sembolik bir medeniyet alanı olarak değil; Rusya ve Çin'le dengeli ilişkiler kurarak ayakta kalabilecek bir stratejik Türk kuşağı olarak görüyor.
İlyas Hoca Türk Kuşağı kavramını yalnız etnik ve kültürel değil; güvenlik, üretim, ulaştırma ve bilgi akışı açısından da derinleştiriyor. Orta koridor, Zengezur, Karadeniz limanları, Kafkaslar, Hazar, İran hattı, Pakistan üzerinden uzanan yollar... Bütün bunlar tek tek sayıldığında, MHP'nin son dönemde neden yalnız Ortadoğu'ya ya da yalnız Batı'ya bakmadığı daha iyi anlaşılıyor. Burada hedeflenen şey, Türkiye'nin kendi çevresindeki havzaları birbirinden kopuk görmeyen, onları güvenlik ve kalkınma ekseninde bir bütün olarak okuyan bir stratejik bakış. Bu yönüyle, Bahçeli'nin çıkışlarını bir jeopolitik zihin haritası önerisi olarak okumak gerekiyor.
İlyas Hoca'nın röportajında açıkça görülüyor ki, Türkiye-Rusya-Çin hattı konuşulurken İran, Irak, Suriye, Hazar ve Kafkaslar zaten aynı güvenlik halkasının parçaları olarak görülüyor. Hatta Astana sürecine yapılan atıf, bu bakımdan çok anlamlı. Türkiye, Rusya ve İran'ın daha önce Suriye dosyasında birlikte hareket edebildiği hatırlatılıyor. Bu da şu anlama geliyor: MHP'nin zihnindeki harita, yalnız büyük güçlerle ilişki kurma arayışı değil; Türkiye'nin yakın çevresindeki kriz alanlarını Batı dışı ve çok taraflı mekanizmalarla yönetebilme arayışı. Bu durum, özellikle ABD-İsrail merkezli baskının arttığı bir dönemde, Türkiye'nin yalnız Batı kurumları üzerinden nefes alamayacağı düşüncesine dayanıyor.
Elbette burada eleştiriler de olacaktır. Türkiye hem NATO içinde kalıp hem Rusya ve Çin'le derinleşen bir güvenlik-ekonomi dili kurabilir mi? Batı bunu ne kadar tolere eder? Rusya ve Çin Türkiye'yi gerçekten eşit ortak olarak mı görür, yoksa kendi jeopolitik hesaplarına eklemlemek mi ister? Bunların hepsi meşru sorular. Zaten röportajın değerli tarafı da burada. Topsakal, her şeyin hazır olduğu bir tablo çizmiyor. Daha çok bir kapı açmaktan, karşılıklı tanışmadan, entelektüel ve siyasal temasların çoğalmasından, üniversitelerin ve düşünce çevrelerinin devreye girmesinden söz ediyor. Yani bu bir sonuç ilanı değil; bir yön işareti.
Peki Bahçeli ne söylüyor?
Bahçeli, Türkiye'nin yalnızca mevcut ittifak sistemlerinin sadık uygulayıcısı olarak kalmasını istemiyor. Dünya düzeninin çatırdadığı, kurumların zayıfladığı, savaşların çoğaldığı bir dönemde Türkiye'nin kendi güvenlik havzalarını, kendi lojistik aklını ve kendi diplomatik alanlarını genişletmesini istiyor. NATO içinde kalınabilir; ama NATO'ya hapsolunmamalı. Rusya ile çalışılabilir; ama Rusya'ya bağımlı hale gelinmemeli. Çin'le ekonomik ilişki derinleşebilir; ama yalnızca transit ülke olunmamalı. İran, Irak, Pakistan ve Türk dünyasıyla yeni hatlar kurulabilir; ama bu romantik hayaller değil, reel güç dengeleri ve üretim ağları üzerinden düşünülmeli.
Yani özetle Bahçeli'nin aradığı şey bir kopuş değil;
Türkiye'nin kendi merkezini güçlendirmesi. Bu bakış açısı Erdoğan'la çelişmiyor aksine Cumhur İttifakı'nın küresel ufkunu güçlendiriyor. Hendek süreci ve 15 Temmuz darbe teşebbüsüne giden süreçte güvenlik merkezli kaygılar iki lideri birbirine yaklaştırmıştı ancak bölgesel ve küresel krizler iki tecrübeli devlet adamını günlük siyasetin üzerinde stratejik hedeflerde birleşmeye zorladı.
Bugün Türkiye'nin önünde duran mesele haber akışlarında görülüyor. Dünya değişiyor. Atlantik hattı geriliyor. Ortadoğu yanıyor. Koridorlar, boğazlar, enerji hatları, güvenlik alanları yeniden tanımlanıyor. Bu tabloda Türkiye ya başkalarının kurduğu denklemlere eklemlenecek ya da kendi denklemini kurmaya çalışacak. Avrupa-Asya-Afrika plakalarında kilit taşı olduğumuzun farkında olmalıyız.
MHP'nin son dönemde söylediği şey, biraz da bu:
Büyük güçlerin rekabetinde orta güçlere fırsatlar doğuyor. Türkiye, yeni dünyanın yalnız seyircisi değil; kurucu aktörlerinden biri olmayı hakediyor.