Gün geçmiyor ki batı menşeli kültür emperyalizminin içimizdeki şubesi tek parti zihniyetinin toplumsal bünyemize ektiği habis tohumlardan biri gündemimizi meşgul etmesin. Tam anlamıyla oyalayıcı bir cenderenin içindeyiz. Dünya alev alev. Herkes yaklaşmakta olan bir büyük savaştan söz ediyor ve ona dair hazırlıklarla uğraşırken, biz, malum zihniyetin, yüzyıl önceden başlattığı eğitim sistemiyle halkın zihnine zerk ettiği akıl almaz anlayışlarla, bu anlayışların sebep olduğu yıkıcı, yıpratıcı etnik, mezhebi ve sosyal sorunlarla uğraşıyoruz. Hayatımız etkilemese, enerjimizi hiç yere tüketmese, dudak büker geçip gideriz. Ama resmen sinir uçlarımıza tazyik uyguluyorlar. Toplumsal değerlerimizin tamamı bu zihniyetin hedefindedir. Son derece stratejik davranıyor ve saldırılarını zamana yayarak ama kesintisiz sürdürüyor. Böylece bizim, karşı bir strateji ile hareket etme fırsatını bulamadan sürekli savunmada kalmamızı ve hep tepkisel davranmamızı sağlıyor. Bu tepkiselliğin zaman içinde bıkkınlık getireceğini, bünyenin alışacağını, dolayısıyla bünyesine yabancı olan bu zihniyeti artık yadırgamayacağını hatta suçluluk psikolojisine kapılacağını ve dönüp kendini acımasızca eleştireceğini, dinini, dilini, geleneğini hurafelerden ayıklıyorum diye hoyratça savuracağını biliyor.
Dünya yaklaşmakta olan büyük bir savaş ile yatıp kalkarken, bu zihniyet boş yere enerjimizi tüketiyor, dedik. Ama aslında tam anlamıyla bir savaş stratejisi uyguluyor. Önce, değerleri itibarsızlaştıran bir söylem geliştiriyor ve edebiyatta, sinemada, medyada bu söylemi kullanıyor. Karikatürize etmek ya da kriminalize etmek istediği kesimler hakkında geliştirmek istediği söylem yeterince etkili olmadığı durumlarda ise konu mankeni kullanıyor. Mesela topluma, hocaların, şeyhlerin, dindarların, İslamcıların sahtekar, üç kağıtçı, paragöz ve kadın düşkünü olduklarına inandırmak için verdiği çabalar istediği sonucu vermeyince, bu imajı pekiştirecek, inandırıcı hale getirecek konu mankenleri bularak gece gündüz bu algının yerleşmesi için var gücüyle medya bombardımanına tutuyor. Dinimizi, geleneğimizi, toplumsal hayatımızı acımasızca eleştiren kimi din adamı kılıklı kişilerin moral bozucu saldırıları da bu süreçten sonra başlıyor. Vicdan sahibi, gerçek alimler de bunlara cevaplar yetiştirmekle uğraşıyorlar. Şu ömrümde bu kısır döngünün kaç örneğini gördüm.
Bu saldırıların bu kadar etkili ve yıpratıcı olmasının sebebi de başta söylediğim gibi sağlam bir stratejiye göre hareket edilmesine karşın, bizim sürekli olarak savunmada kalmamız, güya bizim adımıza, bizi temsilen sergilenen olumsuzluklar karşısında mahcup bir edayla onların tuzağına düşmemizdir. On dokuzuncu yüzyılda göz kamaştırıcı bir çıkış yapan Batı medeniyetini hala aynı hayranlıkla izlememizdir. Oysa batı son yıllarda sergilediği iki tutum itibariyle tükenişini ilan etmiş bulunuyor. Birincisi, Siyonist rejimin Gazze'de uyguladığı soykırıma arka çıkmasıyla birlikte, dünyaya vadettiği özgürlük, eşitlik ve demokrasinin koca bir aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koydu. İkincisi ise Epstein skandalı ile birlikte bu medeniyetin ahlak namına hiçbir değere sahip olmadığı çarşaf çarşaf orta yere serildi.
On dokuzuncu yüzyıldaki göz kamaştırıcı yükselişi karşısında hayranlık duyan bir tutum içinde olmayı ve hatta birinci dünya savaşında alınan ağır hezimetten sonra varlık endişesine kapılmaktan dolayı düşmanına sığınmak suretiyle kurtuluşu ummayı bir yere kadar anlamak mümkündür. Ama bugün, yukarıda işaret ettiğim iki örnekle birlikte Batı medeniyetinin bütün makyajı dökülmüşken, bizim hala savunmada olmamız, Batıyı hala bir kurtarıcı gibi görmemiz ve bunun yanında batının yerli şubesi ve uygulayıcısı, yüklenicisi tek parti zihniyetinin ektiği tohumları doğal birer olguymuş gibi algılayıp ezikliğimizi sürdürmemiz anlaşılır gibi değildir.
Efendiler, muasır Batı medeniyeti diye bir şey yoktur. Bizim perişanlığımız diye bir şey var.