21 Ekim 2020 Çarşamba / 4 RebiülEvvel 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Halime KÖKCE
hkokce@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Beyrut'taki bir toplantıdan bugüne bakmak

07 Ağustos 2020 Cuma

Türkiye’nin Arap ülkelerine model olarak gösterildiği dönemdi, 2009 belki 2010. “Ortadoğu’da Türkiye Algısı” konulu bir araştırmanın sunumu için Beyrut’aydık. Türkiye’den bir düşünce kuruluşu (TESEV) ve İngiltere merkezli bir başka düşünce kuruluşunun (Cheatham House) birlikte yürüttüğü çalışmanın raporuna göre Arap sokağı Türkiye’yi çok yakından takip ediyordu. İslam ülkeleri arasında en demokratik, en güvenilir ve en güçlü ülke olarak Türkiye’yi görüyor ve Türkiye’nin hem Batılı hem Doğulu kimliğini önemsiyordu.

Henüz Arap Baharı dalgası başlamamıştı. Bugün her biri iç savaş ve istikrarsızlığa düçar olmuş ülkelerin durumu görece stabildi.

Türkiye ise her açıdan göz dolduruyordu.

Raporun sonucu da bunu gösteriyordu.

Sunumun ardından düşünce kuruluşlarının temsilcileri, saha çalışmasını yürüten kamuoyu araştırmacıları ve bir kaç gazetecinin katıldığı bir akşam yemeği yenildi. Haliyle konu Arap sokağındaki Türkiye algısıydı. Kulak kabarttığımda duyabildiğim bir mesafede Filistin kökenli olan ve Cheatham için çalışan bir akademisyen, az çok anlayabildiğim bir İngilizceyle, Türkiye’de Erdoğan’ın devrinin bitmek üzere olduğunu söylüyordu. Ne denilebilir ki, temennilerini söylüyor diye düşündüm, zira reel bir karşılığı yoktu söylediklerinin. Sadece Halk TV ve Foks TV seyreden birinin kurabileceği naiflikte cümleler gibi göründü.

Biraz daha kulak kesilince anladım; Cumhurbaşkanı’nın aile bireylerine kadar dataylı şekilde çalıştığını ve Ak Parti’nin muhtemelen daha uzun yaşayacağını ama başında Erdoğan’ın olmayabileceğini söyledi.

Beyrut’taydık. İngilizceme, tartışacak kadar, güvenmiyordum. Zaten söz konusu kişi de konuşmaya dahil olamayacağım bir mesafedeydi.

Amerikancılığıyla matuf Cengiz Çandar ve DSP eski milletvekili Cengiz Güleç de vardı seyahatte.

Meğer çok kritik bir dönemin eşiğindeymişiz.

Üzerinden bir yıl geçti geçmedi, tüm böygeyi içine çeken bahar görünümlü kaos patlak verdi. Sekiz senedir de bitmek bilmiyor.

Salı günü Beyrut’tan gelen haberleri işitince o güne gittim. Kim bilir, gazeteci olarak katıldığım o toplantı da bu sürecin bir parçasıydı.

O gün fark edemediğim ama zaman içinde taşları yerine oturtabildiğim kritik bir toplantıya tanıklık etmiştim.

Bir komplo teorisinden bahsetmiyorum, politika yapıcıların nasıl çalıştıklarının ve çalıştırdıklarının rasyonel bir fotoğrafı bu aslında. Bizim gibiler ise, hal başa gelince geriye dönüp anlayabiliyor bazı şeylerin gerekçesini.

O gün sokaklarında dolaştığım ve mezelerin en güzellini yediğim Beyrut Refik Halid Karay’ın Sürgün romanını okurken hayal ettiğim gibi değildi. Ama yine de çok güzeldi. Garip bir çekiciliği vardı. Gönüllü sürgün olabileceğim bir şehir.

Son sekiz yılda Ordadoğu’nun önemli başkentlerini çok konuştuk ama Beyrut gündemimize pek düşmedi. İsrail’e karşı verdiği mücadelede kahramanlaşan Hizbullah Suriye’de yüzbinlerin katiline dönüştükten sonra duygusal olarak da yıprandık.

Bir zamanlar Ortadoğu’nun Paris’i denilen, uzun iç savaş yıllarında çok kan kaybeden Lübnan savaştan sonra kurulan sekter yönetim biçimiyle aynı anda Fransa, Suud, İsrail ve İran’n kapışma alanı olmaya devam etti.

Demokrasi diye yutturulan etnik-dini-mezhebi kotalı devlet yapısı yüzünden her daim müdahaleye açık oldu.

Ekonomik olarak zaten çok kötü durumdayken, en önemli gelir kapısı olan en büyük limanının ve şehrin önemli bir kısmının yok olması, olayın sebebi ne olursa olsun, ağır neticeler doğuracaktır.

“Lübnan modeli”ni, bugün iç savaşın devam ettiği ülkelere önerenler, Lübnan’ın esasında bir devlet olmadığını çok iyi biliyorlar. İçinde başka bir silahlı yapının barınabildiği hatta devletten daha güçlü olduğu, birbirine hasım ülkelerin tatbikat sahası bir devlet olabilir mi?

Beyut’un yaraları umalım ki tez zamanda sarılsın.

Biz de bu vesileyle kendimiz ve bölgemizdeki ülkeler için çıkarılabileceğimiz dersleri konuşalım.

Dünyanın giderek daha hırçınlaştığı bir dönemde güçlü devlet olma kararlılığımızı koruyacak mıyız yoksa irademizi ipotek altına almaya çalışanlara prim mi vereceğiz?

Suriye ve Libya’da toprak bütünlüğünden yana mı olacağız yoksa içinde birden fazla silahlı unsurun barındığı sekter kotalı devletimsi yapılar öngören anayasalar yapılmasına razı mı olacağız?