İlber Hoca'nın "Bir Ömür Nasıl Yaşanır" kitabını gençlik yıllarımda okuyabilmeyi çok isterdim. Kendisini son ziyaretimde, o günlerde okuduğum bu kitabı konuştuk. Benim için biraz geç kaldığını söyleyerek takılmıştım.
Benzer örneklere rastlamışsınızdır. Uzaktan tanıdığınız, bildiğiniz isimler vardır. Bir yazar, gazeteci, sanatçı ya da bir siyasetçi. Etkilenir, beğenir ve hatta hayranlık duyarsınız. Günün birinde tanışırsınız. Genellikle karşınıza iki çok farklı sonuç çıkar. Yüz yüze tanımak sizi büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Ya da tanıyınca daha çok seveceğiniz, gerçekten hayran olacağınız bir şahsiyet çıkar karşınıza. Ben her iki sonuca da alışkınım. Her ikisini de çok gördüm. İlber Hoca'yı tanıdığım ve zaman zaman da birlikte çalıştığım otuz yıl boyunca ikinci sonucu her defasında yaşadım. İyi ki tanımışım diyerek Allah'a şükrediyor ve tekrar rahmet diliyorum.
İlber Hoca'yla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ genel müdürlüğüm sırasında birlikte çalıştık. Kendisini "İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı" başta olmak üzere, kitaplarından zaten biliyorduk. İfade etmesi çok kolay olmayan bir tarzı vardı. Çok sayıda dil bilmesi, dünya tarihine derin vukufiyeti ve hemen her konudaki detaylı bilgisini, kendine has mukayese yeteneği ile değerlendirebilmesi ve özellikle de üslubu onu çok farklılaştırıyordu.
Batı'yı da Doğu'yu da çok iyi biliyor, tarihlerini mukayeseli olarak değerlendirebiliyordu.
Topluma ve siyasilere çok yakın durduğu halde, siyasetle arasındaki mesafeye her zaman özen gösterirdi. AK Parti'nin kuruluş çalışmaları sırasında parti kurucuları arasında olması teklif edildi. Daha önce aldığı diğer siyasi tekliflerde olduğu gibi, buna da teşekkür etti.
Hatırladıkça duygulanırım. Yine neredeyse yirmi beş yıl geride kalmış olmalı. TV8'de yaptığım, Takvim adını taşıyan, ilk televizyon programımın ilk konuğu da İlber Hoca olmuştu.
Miniaturk-Minyatür Türkiye Parkı'nın açılışının hemen öncesinde Turizm Bakanı Mustafa Taşar'ın ziyareti çok konuşulmuş, basında da çok yer almıştı. ANAP'lı bir bakan REFAH'lı bir belediyenin yatırımını ziyaret ediyordu. Rahmetli Taşar'ın o günlerde "Otel Ayısı" diye bir lakabı vardı ama İlber Hoca'dan başka hiç kimse yüzüne karşı "baldan da iyi anlar" diyemezdi.
Bugün her ikisi de aramızda değiller ama rahmetli Kenan Işık ve İlber Ortaylı ile bir araya geldiğimizde, onlardan lise anılarını dinlerdim. İkisinin Ankara'dan lise arkadaşı olduğunu bilmiyordum. Sizi de gülümseteceğine inandığım en güzel anılarıysa, sonraki yıllarda tartışmasız Türkiye'nin en iyi tiyatrocularından biri olacak olan Kenan Işık'ın, lisenin tiyatro kolunda İlber Ortaylı'nın yardımcısı olduğunu öğrenmek olmuştu. O gün ne çok gülmüştük...
Topkapı Sarayı müdürlüğü döneminde -2006 yılı olmalı- Amsterdam'da açılan büyük bir sergiye zor ve zahmetli de olsa müzenin çeşitli eserlerini göndererek, sergilenmelerini sağladı. Açılışta dönemin Hollanda Kraliçesi Beatrix ile Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç da vardı. Sergi programında yer alan panellerden birinde sahnede Almanca konuşan konuşmacıyı oturduğu yerden aynı dilde düzeltmişti. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da yeri geldiğinde doğru olanı ya da doğru bildiğini anında söyleyecek bir entelektüel özgüvene sahipti.
Bir başka seferinde, Gülhane Parkı'nda, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve rahmetli Prof. Dr. Fuat Sezgin'in konuşmacı olduğu bir basın toplantısında, İlber Hoca'nın Topkapı Sarayı'ndan gelip bakanın kulağına eğilip bir şeyler söyleyerek, protokolü hiç umursamadan yine Saray'a geçmesi, sadece o yaptığında, hiç kimsenin gözüne batmayan bir davranıştı.
Unutmam mümkün olmayan bir diğer kadirşinaslığı ise, yine Topkapı'da müze müdürü olduğu dönemde, TRT Çocuk kanalı için yaptığım Kayıp Madalyon adını taşıyan çocuk dizisinin Topkapı Sarayı'nda geçen bölümlerinde, gerçek hayattaki rolünü oynamasıydı.
Dönem ya da coğrafya fark etmeksizin adeta tarihin içinde yaşayan bir hali vardı. Bir gün bir heykeltraşa, yapacağı Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk heykelleri için verdiği vücut ölçülerine dair ayrıntılara tanık olmuş ve çok şaşırmıştım. Zaten özellikle bu hali ona, tarihi kitlelere sevdiren hoca olmayı nasip etti.
Da Vinci Köprüsü, 1502 yılında Leonardo da Vinci'nin Sultan II. Bayezid'a yazdığı bir mektuptan yola çıkarak Haliç'te yapmak istediği köprünün gerçek hikayesini anlatan, TRT için yaptığım, Türkiye'de ve dünyada da ses getiren, dikkat çeken bir belgesel oldu. Projenin başarısında, İlber Hoca'nın bilfiil danışmanlığını asla unutamam.
Topkapı Sarayı müze müdürlüğü elbette son derece önemli bir makam ve sorumluluktur. Ancak takdir edilmeli ki, esasen idari ve rutin tarafları çok daha ağır basan bir görevdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özellikle Rusya ve İran ile Avrupa ve Amerika ilişkilerinde keşke onun derin, detaylı ve mukayeseli değerlendirmelerinden bir başka biçimde yararlanabilseydi.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın, İlber Hoca'nın vefatında ortaya koyduğu, ebedi istirahatgahının Fatih Camii Haziresi'nde olması iradesi, yaşarken kendisinin bile tahmin edemeyeceği, ancak fazlasıyla hak ettiği, son derece değerli ve kamu vicdanında kabul gören bir imza olmuştur.
İlber Hoca'nın, Avusturya'nın Bregenz şehrinde, II. Dünya Savaşı sonrası bir mülteci kampında dünyaya geldiğini ve Fatih Camii Haziresi'nde ebedi istirahatgahına çekildiğini bir arada düşündüğünüzde, "Bir Ömür Nasıl Yaşanır"ı sadece kitap olarak değil, yaşadığı hayatla da yazdığını çok daha iyi anlayacaksınız.