İster-istemez her mahfilde İran konuşuluyor bugünlerde...
İran genelindeki yaygın gösterilerde, ölümler olduğu gizlenmiyor. Dün, resmen 600 küsur olarak açıklandı ölümler... Ve bunlardan 60 kadarının resmî güvenlik güçleri mensupları olduğu da belirtilerek... Ama yurt dışındaki ABD ve AB destekli İranlılarca ajanslara, medya organlarına yapılan açıklamalarda ise 4 rakamlı ölümler bile söyleniyor. Bizdeki ekran tartışma ve yorumlamalarında ise daha çok emperyal güç odaklarınca dile getirilen iddialar tekrarlanıyor.
Bu arada, 'mevcud rejim tarafından kabul edilen İran Bayrağı'nın yırtıldığı ve yakıldığı'na dair haberler ve video görüntüleri ekranlardan yansıtılıyor.
Ne kadar doğrudur, meçhul. Çünkü artık şu 'yapay zekâ' yöntemleriyle nice uyduruk haberler ve neler-neler yapılmıyor ki.
Ama eğer gerçekten de o bayraklar yırtılıp yakıldıysa, onu yapanlar alçaktır. Çünkü 47 sene öncelere kadar, Şah dönemindeki 'şîr-i hurşit' / (güneş- aslan) denilen İran Bayrağı, 'yeşil, beyaz ve kırmızı' üç şerit halinde ve ortadaki beyaz şerit üzerinde de, 'elinde kılıç tutan bir aslan' ve arkada da bir yarım güneş resmi bulunurdu.
1979 başında İslam İnkılabı Hareketi, 2500 yıllık olduğu ileri sürülen (bizde de başka türlü yapılan takvim değişikliğinden ilhamla) Hicrî takvimi kaldırtan Şah, 2535'li yıllarda olunduğu iddiasını kabul eden Şehinşahlık takvimini kaldırmış, Ay ve Güneş yılı takvim hesaplamalarına göre ve Hz. Peygamber (S)'in Hicret'ini esas alan Hicrî takvime dönmüştü... Ki, şimdi Hicrî-kamerî (354 günlük) Ay Yılı açısından 1447 yılındayız; Hicrî- Şemsî /(365 günlük) Güneş Yılı açısından da 1404 yılında.
*
Şah dönemine son verilince, o takvim gibi, bayraktaki o 'kılıçlı aslan' resmi de kaldırıldı, yerine kabul edilen yeni bayrakta o renkli şeritler korundu ve ortadaki beyaz şerit üzerine 'Lâilaheillallah' yazısı konuldu ve beyaz şeridin üst ve alt kenarlarına da, 'kufî' hattıyla yazılmış onlarca 'Allah'u Ekber!'ler...
Böyle 'mübarek' kelimeleri bilerek yırtıp atan yakan veya çiğneyenler gerçekte neyin düşmanı olduklarını sergileyen alçaklardır.
Tabiî burada, Şahlık yerine kurulan bu yeni rejimin ismine bakılarak, ne kadar İslamî olduğu tartışılabilir. O, ayrı bir konu... Kaldı ki, en iyi rejimler bile uygulamada, kendi aslî temelleri aynen koruyamazlar. Bu açıdan, resmî isimlerinde 'İslam Cumhuriyeti' yazılı, Pakistan, Afganistan ve Moritanya'nın da, taşıdıkları o ismi ne kadar temsil ettikleri de düşünüldüğünde benzer tablolar ortaya çıkar.
Ama en azından hedef olarak, o isme lâyık olmak ideali esas alınmaktadır. Diğerleri ise devlet hayatında, 'ilâhî vahy'i red esası üzerine kurulu 'laicism'i /laik'liği esas edinmek söz konusudur ki, bu iki ayrı dünya anlayışı mukayese bile edilemez.
*
Evet, İran da taşıdığı o isme uymayan bir sürü hata yapmıştır, özellikle de Suriye'de ve Saddam sonrasındaki Irak'ta da... Irak'ta, 'Halk Gönüllüleri Ordusu' mânasındaki 'Haşd-i Şa'bî' denilen ve belli bir mezhebin hâkim kılınmasında kullanılan 300 bine yakın bir 'silahlı güc'ün resmî ordu dışında tesis olunması ve onların hele de Irak ve Suriye'de neler yaptıkları henüz açıkça ortaya konulamamıştır.
Ama biz Müslümanlar olarak, başka Müslüman halkların başındaki rejimlerin ve yönetici kadroların pek çoğunun tahakküm ettikleri Müslüman halkların inançlarına yaptıkları ve yapmakta oldukları nice zulümleri hatırlamıyoruz bile.
(Bu arada belirteyim... Evvelki gün, Devlet Bahçeli Bey, partisinin Meclis Grubu'nda konuşurken, Temmuz-1919'da Erzurum Kongresi'nin 'Reis'inin, o sırada Bitlis Valisi de olan Mazhar Müfid'e, gelecekte neler yapmak istediklerini yazdırırken, 'neyin, ne zaman yapılacağının iyi hesap edilmesi gerektiği'ni bir siyaset ilkesi olarak belirtince, o hatırlatmanın devamının da anlatılacağını dinlemek isterdim. Bahçeli Bey ise, sadece o ilkeyi belirtmekle yetindi.
Halbuki o ilke hatırlatmasından sonra Mazhar Müfid'e yazdırılan notta, 'T. Tarih Kurumu'nca -kemalist açıdan teyid olunarak- yayımlanan o hâtıratta asıl çarpıcı cümleleri de dinlemek güzel olurdu. Çünkü Mazhar Müfid'e -gizli kalması kaydıyla- yazdırılan notta, 'Günü gelince Saltanat ve Hilâfet için gerekenin yapılacağı, hanımlara tesettür yasağını getiren düzenlemelerin kaldırılacağı ve halka şapka giydirileceği ve latin alfabesinin kabul edileceği'ne dair konular birer birer yazdırılınca, -evet Müslüman Milleti, dinini, vatanını, haysiyetini korumak için çetin bir mücadeleye, olmak ya da olmamak savaşına hazırlanırken; Mazhar Müfid, hele de son olarak söylenen 'latin alfabesinin kabul edileceği' konusuna gelince, 'Paşam çok hayalcisiniz...' der ve Paşası da ona, 'Bir gün başarılı olduğumuzda, bunlar, zamanı gelince yapılacak ve ben sana hangi maddeye geldik diye soracağım...' der... Bahçeli Bey keşke bu noktaları da hatırlatsaydı.
*
Ama İran konusunda Devlet Bey'in yaptığı değerlendirmeler ve aslında emperyalist güç odaklarının Müslüman coğrafyalarının tamamı üzerinde oynanmak istenen entrika ve oyunlara da bir ihtar mahiyetinde olması açısından, o konuşmanın en çarpıcı bazı bölümlerinden bir özet sunmakta fayda var, geleceğe de taşınması açısından.
Evet; Bahçeli Bey'in şu sözlerinin üzerinde bilhassa durulmalıdır:
'(...) İran'da para birimi riyalin rekor seviyede değer kaybetmesinin ardından başkent Tahran'daki Tarihi Kapalı Çarşı esnafının 28 Aralık 2025 tarihinde başlattığı protestolar 16'ncı gününde kitleselleşerek ülke geneline yayılmıştır.
Bu anlattığım madalyonun bir yüzüdür.
Diğer yüzü ise İran'a yönelik organize ve çok aktörlü istihbarat ve emperyalist provokasyonlar, kumpas ve tertiplerdir.
Mühim olan, dikkatle tefrik ve tefsir edilmesi gereken de bu yüzdür.
İran'daki şiddet olaylarında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir.
Hem olan, hem de olması gereken siyasi gerçekliğe bakarak diyebilirim ki, İran'ın huzursuzluğu, İran'ın bölünmüşlüğü, İran'ın sancı içinde kıvranması Türkiye'yi ve bölge ülkelerini her açıdan tehdit etmektedir.
Komşu ülke İran'ın siyasi ve toprak bütünlüğü, iç barış, istikrar ve huzur iklimi Türkiye için hayat memat konusudur.
Hangi mihrakların devrede olduğunu, hangi planların uygulamaya geçildiğini, nasıl bir İran'ın hedeflendiği parkta oynayan çocuklara sorsak onlar bile itiraf ve ifade edeceklerdir.
Buzdağının yalnızca görünen kısmına değil, su altında kalan bölümüne bakmak lazımdır.
İran'a neşter vuran, İran'ı felç etmek için örtülü operasyon yapan; siyasi, askeri ve ekonomik tehditlerle köşeye sıkıştırmaya çalışan mihrakların hüviyetleri belli, habis ve hayasız hedefleri bilinmektedir.
Tehdit son derece tanıdık ve yakındır.
Gezi Parkı olaylarıyla İran'daki malum olaylar arasındaki benzerlikler üzerine dikkatle düşünmenizi özellikle temenni ediyorum.
ABD ve İsrail'in, İran'a karşı saldırı pozisyonuna geçmesi, doğrudan müdahale amacıyla ülkenin daha da karışmasını gözlemeleri, daha doğrusu karıştırılmasını temin etmeleri az evvel bahsettiğim küresel konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmaktır.
İran'daki olaylara siyasi, ahlaki, inanç, kültür ve komşuluk bağları gereğince mutlaka karşı durulmalı, karşı çıkılmalıdır.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın Siyonist ve emperyalist kuşatma ve kurcalamayla alt üst edilmesi, etnik ve mezhebi fay hatlarının kırılarak husumet mevzilerinin çok daha güncellenip güçlenmesi hepimizin aleyhine olacaktır.
Bu nedenle gün bir ve beraber olma günüdür.
İran Türklüğünün olaylara soğuk ve mesafeli tavrı da ayrıca değerli ve tebrike layıktır.
İran halkı emperyalizmin köstebek lider projesine ve siparişine müsaade etmeyecektir.
(...)
Bakınız, Suriye'nin orasına burasına yuvalanan Siyonist alçaklık suyu bulandırmak, iç bütünlüğü yıkmak, iç bölünmeleri kışkırtmak için her yola tevessül ve teşebbüs halindedir.
Halep'in Eşrefiye ile Şeyh Maksud mahallerini içine alan çatışmalar her açıdan düşündürücüdür.
SDG/YPG yanlış üstüne yanlış yapmıştır.
Halep oradaysa, arşının Şam'da olduğu netleşmiştir.
Trump ise ayaküstü bunları satmıştır.
Şu gerçeği tekrar vurgulamakta yarar olacaktır.
Halep'te sivilleri canlı kalkan yapan, masumların arkasına saklanan, onları ölüme sürükleyen SDG/YPG'dir.
Çok şükür Suriye ordusu sivilleri sabırla ve tam tekmil halinde tahliye etmeyi başarmış, onların kılına bile dokunmamıştır.
DEM Parti yetkililerinin "Türkiye'yi uyarıyoruz" diyerek başlayan söz ve açıklamaları, SDG/YPG'yi aklama ve arkalama niyetleri hakikaten çok üzücü ve sorunlu bir dildir.
Terörsüz Türkiye'nin adım adım gerçekleştiği bir süreçte her türlü fedakârlık yapılıyorken birden bire Halep gerekçesiyle sokaklara dökülmek, sivri dile saplanıp kalmak, Diyarbakır'dan İstanbul'a kadar meseleyi bağlamından koparıp istismar etmek hiç kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
Bilinmelidir ki, Türk'ün kanı Kürt'e, Kürt'ün kanı da Türk'e haramdır.
Çünkü biz kardeşiz, biz kader ve keder ortağıyız.
(...)
Tarih ve coğrafyayı birbirine bağlayarak barış kuşağının sıcaklığı milletimizin ve bölge halklarının bahtını ve yolunu açacaktır.
İnancımız, irademiz, ümidimiz ve hedefimiz de bu şekildedir.
(...)
Türk'ün kaderi Kürt, Kürt'ün kaderi Türk'tür diyeceğiz.
Eli silahlı, eli kanlı, vicdanı lekeli, kalbi nasırlı teröristleri aramızdan çekip çıkaracağız.
Türkiye'mizin ve bölgemizin telafisi mümkün olmayan bir yıkıma sürüklenmesini önlemek hepimiz için millî bir görevdir.
Herkes üstüne düşen sorumluluğu, siyasî hesapları bir kenara bırakarak yerine getirmelidir.(...)'
*