Romantik olmaya gerek yok. Yeryüzünde savaş eksik olmaz. Bu, insan doğasının bir özelliğidir. İslam alimleri "kuvve-i gazabiye" (öfke gücü) dedikleri fıtri özelliğin yansıması olarak izah ederler bunu. İnsanın, gerçek ya da mevhum bir tehdide karşı kendini savunması esasına dayanır. Dolayısıyla savaşın olması kaçınılmazdır. Ama insanların savaş ile güttükleri amaç, savaş esnasında sergiledikleri tutum itibariyle haklı veya haksız olarak konumlanırlar. İslam, insana ait bütün doğal özellikler gibi savaşı da varoluş amacına uygun hale getirmiştir.
Bu yüzden hem Peygamberimiz zamanında hem de vefatından günümüze kadar, savaşlar olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bunun yanında Müslümanlar arası çatışmalar da ne yazık ki hep olagelmiştir. Nitekim İslam alimlerini en çok meşgul eden de savaşın bu şekli olmuştur. Genellikle bir vakıa yaşandığında tarafsız kalmayı yeğlemişler. Bu tür gelişmeleri fitne olarak nitelendirmiş ve Hz. Peygamberin "fitne zamanı koşan yürüsün, yürüyen dursun, duran da otursun" sözünü şiar edinmişler. Buna rağmen iç çatışmalar hiç eksik olmamıştır.
Ama bir genelleme yapacak olursak, ümmet çapında geçmişte yaşanan çatışmalar ile günümüzdeki çatışmalar arasında önemli bir fark var. Geçmişte, taraflar birbirlerini İslam'dan sapmakla, mesela peygamberin sünnetini dikkate almamakla, dolayısıyla iktidarsa eğer, meşruiyetini yitirmekle suçlardı. Karşılıklı tekfirleşmeler olurdu. Yani her iki taraf da sıklıkla ve özellikle İslam'a bağlılığını, karşı tarafın ise İslam dışı olduğunu vurgulama gereğini duyardı. Kuşkusuz bir taraf haklı, bir taraf da haksızdı. Ya da oranları değişse de her iki tarafın da haklı ve haksız yönleri vardı.
Günümüzde ise, deyim yerinde ise taraflar batılı merkezlere ne kadar İslam'dan uzak olduklarını kanıtlama çabası içindedirler. Bütün taraflar var güçleriyle batılı kavramlara bağlılıklarını kanıtlamanın mücadelesini veriyor, hasmını, bir suçlama mahiyetinde, aslında Müslümanlık mücadelesi verdiği halde, takiye yapmakla suçluyor, deyim yerindeyse ispiyonluyor. Bu yüzden çatışan bütün tarafları her bakımdan Müslüman olarak niteleyip kavgayı Müslümanlar arası bir mücadele olarak nitelendirmek dolayısıyla buna göre konum belirlemek isabetli olmayacaktır. Kuşkusuz günümüzde de Müslümanlık adına hareket eden, söylemlerini ve eylemlerini buna göre belirleyen birtakım gruplar var. Ama bu gruplar da yüzyıllardır hakem pozisyonunu koruyan batı temsilcilerinin karşısına dizilip onlara şirin görünmenin, onlar tarafından tanınmanın kahredici cazibesine teslim oluyorlar.
Belli bir gelişmeyi, özellikle Suriye'deki son olayları merkeze alarak bunları söylüyor değilim. Yüzyıllardır süren genel manzaraya bakarak konuşuyorum. İslami ve garbi görünümüyle bu çatışmalar yaşanırken ümmetin genelinin tavrı ise, ilginçtir, her iki durumda da neredeyse aynı şekilde belirginleşmektedir. İslam ümmeti, her iki tarafın resmen "Müslüman" olduğu çatışmalarda tarafsız kalmaktadır. Bunu Hz. Peygamber sonrası iç çatışmalarda görebildiğimiz gibi günümüz iç çatışmalarda da gözlemleyebiliyoruz. Buna karşılık taraflardan birinin resmen "Gayrimüslim" olduğu durumlarda da "takva düzeyine" bakmadan adeta blok halinde Müslüman tarafın arkasında malıyla, canıyla hizalanmaktadır. Geçen yüzyılda yaşanan Afganistan, Çeçenistan, Bosna, Türkistan vs. çatışmalarında olduğu gibi. Ümmetin bu tavrı ümmetin yöneticilerine ders olmalı.
Ders alınması gereken bir husus da özellikle iki hadise bağlamında Kürtlerin sergilediği tavırdır. İlkin ülkemizde yaşanan "hendek" sürecinde gördük. Kürtler, arkalarına bakmadan örgütü ve savaş çığırtkanlarını hendekleriyle baş başa bıraktılar. Kürtlerin, ümmetin genel kanaati ve tavrıyla uyumlu ikinci örnekliği ise son günlerde Suriye'de yaşanan gelişmeler karşısında ortaya koydukları tutumdur. Merkezi hükümet ile örgüt arasında yaşanan çatışmalarda, örgütün bütün seferberlik ve benzeri çağrılarına rağmen, doğasının, ümmet bilincinin aksine bir tutum sergilemediler. Genelde ümmetin, özelde Kürtlerin bu isabetli tavrından geleceğimiz açısından çıkarılacak dersler var.