03 Mart 2021 Çarşamba / 19 Recep 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

İlhami IŞIK
iisik@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Cougar helikopteriyle Öcalan’a suikast

28 Temmuz 2016 Perşembe

Her yönüyle tuhaf, anlaşılması güç ve hayatlarımızı çok derinden etkileyen bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçten etkilenen sadece toplumsal hayatımız değildir, belki de toplumsal hayatımızdan daha çok etkilenen bir olgu var, o da tek tek bireysel psikolojimizdir. Kısa bir süre sonra bu vahşi felaketin sonuçlarını hem toplumsal hayatımızda hem de bireysel psikolojimizde müşahade etme fırsatı bulacağız. Hep birlikte buharlaşmayacağımıza göre eninde sonunda kendini dışa vurmak gibi bir huyu olan gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaklardır.

15 Temmuz gecesi beni en çok tedirgin eden bir mesele de İmralı'da nelerin olabileceği endişesiydi. En az darbe kalkışması kadar siyasal birliğimizi ve toplumsal huzurumuzu tehdit eden bir sorunun en sembol liderini neler bekliyordu? Kürt sorununun seyrini değiştirebilecek, meselenin çözümünde inisiyatifi ele geçirebilecek değerde olan bu mevzinin darbecilerin eline geçme olasılığı hiç kuşkusuz dehşet vericiydi.

İmralı mevzisini "kayıplar" ya da "kazançlar" listesine yazmak hem toplum olarak kaderimizi hem de darbecilerin gerçek amaçlarını belirleyecek kapasitede bir durumdur. Hiç kuşkusuz, darbeciler açısından İmralı'nın ele geçirilmesi resmen bir iç savaşın kapılarını daha kolay aralamak demektir. İlk saatlerden itibaren, darbe ve darbecilerin organize olma hallerine ve stratejik davranışlarına baktığımda gördüğüm iki önemli ve niteleyici yan vardı: Birincisi çok belli ki darbeciler Türkiye darbeler tarihinden ziyadesiyle yararlanmışlardı; organizasyon şeması, bu durumun en büyük kanıtıydı. İkincisi, birden fazla mevziye basınç uygulama kapasiteleri, hızlı ve disiplinli manevra kabiliyetleri, bu konudaki hız ve örgütlülük ister istemez beni deneyimli "yabancı" destekçiler ve "rehberler" olgusuna götürüyordu.

Kafamdaki bu soruların yanıtlarını bulmak amacıyla geçen hafta sonu Ankara'da devletin güvenilir kaynaklarının kapısını çaldım. O gün Ankara'da üst düzey bir yetkili ile yaptığım görüşmede, bu yetkilinin  ABD'nin özellikle de Pentagon ve CIA'in bu vahşetle ilgili anlattıkları çok çarpıcıydı. ''Özellikle içinde sekiz askerin bulunduğu helikopterin aslında eski CIA istasyon şeflerinden ve F. Gülen'in ABD'de ikamet etmesinde referans olan GRAHAM FULLER'i Yunanistan'a kaçırma operasyonu için kullanıldığı ve o sekiz askerin esasında bir kamuflaj görevi görmekten başka anlam taşımadığını'' ifade etmesi, benim yanıt aradığım sorunun en net cevabıydı. Aslında böylesine kanlı bir darbenin ABD'nin onayı, isteği ya da teşviki olmadan yapılamayacağı düşüncesi beynimde filizlendiğinde darbenin ilk anlarında ordunun büyük çoğunluğunun bu darbeye sessiz kalmasından da anlamıştım.

Görüşmeyi sabırsızlıkla “İmralı'da o gece neler oldu?” sorusuna getirdiğimde üst düzey yetkili aynen şunları söyledi. ''O gece TSK'nın en gelişmiş savaş helikopteri olan Cougar’la İmralı Adası'na yönelik bir operasyonun bilgisine ulaştık. Bildiğiniz gibi Cougar’lar birer ölüm saçan savaş makinelerinden farksız değil. Her iki yanına konumlandırılmış silahlar dakikada 4 bin mermi atma kapasitesine sahip. İşte bu ölüm makinasıyla önce Ada taranıp çatışma olduğu görüntüsü sağlanacaktı, sonra da sabaha doğru saat 04:00'te Abdullah Öcalan infaz edilecekti. Plan buydu ve bu plan için, bu eylemi tasarlayanlar, çok ciddi eğitim görmüş 30 özel askeri savaşçı personel görevlendirmişlerdi. Bu katillerin, yine bu katil beyinleri ile planladığı İmralı eylem planı buydu.''

Bu bilgilerin ışığı altında şimdi rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu darbenin amacı yönetime el koymak değildir. Bu darbe kalkışmasının amacı, Suriye'ye sıkışan Ortadoğu savaşına yeni bir alan açıp, buna Türkiye’yi dahil etmektir. Darbe girişim planı zamanından önce deşifre edilmiş olmasına rağmen, darbecilerin darbe planını öne çekerek, darbe yapmaktan vazgeçmek yerine darbe yapmayı bu kadar kuvvetle ve ısrarla arzulamaları, niyetlerinin devlete el koyup, ertesi gün devleti rutin bir biçimde idare etmek olmadığını açıkça gösteriyor. Bütün dertleri, Türkiye’de de Suriye gibi bir iç savaşı sahnelemek. Çünkü akıl babalarının oluk oluk para kazanacağı yer iç savaştır.

Şimdi 1999 yılına gidelim ve o yıl gerçekleşen iki rehine transferini bugünün olayları ışığında yeniden ve soğukkanlı bir biçimde değerlendirelim. Anlaşılan o ki, 1999 yılında, ABD rehinenin birini (A. Öcalan) bize teslim ederken, ötekini de (F. Gülen) bugünlerde kullanmak üzere yanına aldırmayı ihmal etmiyordu.

Cumartesi günü 1999 yılına özel bir parantez açıp Abdullah Öcalan'ın teslim edilme nedenleri ile Fethullah Gülen’in aynı yıl Amerika'ya kaçışı arasında var olan nedensellik ilişkisine odaklanacağım.