Son dönemde bu köşede Cumhuriyet yazarlarını sıkça misafir ediyorum. Bile isteye bir refleks değil bu misafirperverlik.
Onlar zaten kapıyı çalmadan içeri dalıyor. Ben de "buyurun" demiyorum; sadece teşhir için spot ışığını açıyorum.
Onların yazısı misafirlik değil, bir pandomim parçası.
Ben seyircilere sahnenin komik yerlerini işaret eden bir meddahım.
"Dua etmiyorum" demiş Zeynep Oral hanımefendi. "Dua etmiyorum" cümlesi bir keşif değil, bir itiraf. Olmayan bir şeyin kaybı üzerinden mağduriyet edebiyatı.
Sanki her sabah fecrin ilk ışığıyla seccadeye serilen bir ömür vardı da bir gün iktidara kızıp ilahi hat kesildi.
Dua, kul ile Rabbi arasındaki en sahih bağdır.
Buna küsmenin adı zekâ değil, ancak müphem bir küskünlüğün estetize edilmesidir.
Kur'an açıkça uyarır: "Dua etmezseniz Rabbiniz sizi ne yapsın?"
"AK Parti'den beri dua etmiyorum" cümlesi şuna tekabül eder. "Benim din tasavvurum ideolojiydi; ideoloji sarsılınca din de çöktü."
Sosyolojide bu hâl, "büyünün bozulması" ve "ontolojik güvensizlik"tir.
Üstüne bir de "taklit hastalığı" serpiştirin...
Alın size Cumhuriyetçi-pozitivist habitus: Kendinden utanarak batıdan devşirilmiş bir kimlik inşası.
Ne kadar sofistike görünürse görünsün...
Tanzimat'tan beri aynı nakarat, "Medeniyet batıdadır."
Dün Abdullah Cevdet söylüyordu, bugün beyaz yakalılar.
Aradaki yüzyıl farkı sadece aksan farkıdır.
Dün kahvede telveli fincanla, bugün sahne filtresiyle...
Özüne benzemekten utanan, başkasına benzemeyi meziyet sanan bir mefkûre inhitatı.
"Hutbeler dine alet ediliyor" diyerek Diyanet'e saldırıyorlar.
Ardından etek, dekolte, çıplaklığı sıralıyorlar.
Şu zarif yanlışa bakın.
Sınırdan alerji kapmak. İffet, özgürlüğün zıddı değil, özgürlüğü insanileştiren eşiğin adıdır.
Ama onların kültürel sermayesi belli; şarap markası, tatil rotası, konser bileti.
Dua ise "kitle zevki."
Oysa dua sermaye değil, teslimiyet.
Makbuzu alkışla karıştırmak da ne bileyim...
Gelelim "Allah'a küsmek" faslına...
Çocukça bir jestin büyüklere uyarlanmış versiyonu.
İlahi kudrete trip atmak!
Tanrı tasavvurunuz bile politik iklimlendirme ünitesine bağlı.
Hava ılık eserse "duam var." Rüzgâr sert eser, iktidar sinir bozarsa "duam yok."
Bu, metafizik bir istiğraktan çok, gündem perdesinde oynanan küçük bir vodvil.
"Dinden soğuttular" cümlesinin tercümesini yapalım.
"Konforum sınır kabul etmiyor."
Ama sınır insanı insan kılar.
Hudutsuzluk, hayvanî iştihayı estetize eder; hepsi bu.
Bir topluluğu diri kılan şey müşterek iman ve mefkûredir.
Bunu kaybeden yığın sürüleşir.
Bugünün "dua etmiyorum" koalisyonu, toplumsal doku öremez. Dua yok ama playlist var. Secde yok ama selfie var. Tövbe yok ama terapi var.
Kendi toplumunun sosyolojisine kör, kendi tarihine sağır, kendi kültürel arşivine yıkıcı...
Halbuki modernliğin hakiki imtihanı, öz-disiplinle (nefs muhasebesiyle) barışmaktır. Bunlar, sınır dendi mi tüyleri diken diken olan bir hedonizmi "hak" diye kutsuyor. Hak, hevesin seyisi değildir.
Çelişkiyi "ilerleme" diye pazarlıyorlar.
Allah'a küsmekle aslında kendinizden intikam alıyorsunuz.
Dua terkinde mağrur, hakikat karşısında mahzunsunuz.
Siyaset ve rejimler değişir, fakat Allah baki.
Duayı terk eden, bakinin gölgesinden çekilip faninin güneşine yatmıştır.
Akşam serinliğinde üşür, sabaha varınca titrer.
Dua, bir aksesuar değil, ruhun mihenk taşıdır.
Onu aksesuar gibi bırakmak, kendiliğinizi mağaza vitrini kadar şeffaf, katalog kadar geçici kılar.
"Dua etmiyorum" diyenlere şefkatle hatırlatalım.
Küsme, sitem, trip, istihza beşerîdir. Dua ise beşer üstüdür.
Onu terk etmekle "özgür" değil, yalnız kalırsınız.
Yalnızlığın entelektüel kokusu olabilir, kabul; ama hakikatin kokusu ondan çok daha keskindir.