Pazar Günleri, okuyucuların eleştiri, soru ve görüşlerine tahsis ettiğimiz bu sütunda bir diğer 'Hasbihal'e daha, muhterem okuyucularımızı selâmlayarak ve hayırlı çalışmalar içinde olmalarını temenni ederek başlayalım:
*
-Melih Tırpancı isimli okuyucu diyor ki: 'Doğrusu, 'en azından son 100 yılı iyi bilmeden bugünü de anlayamayız' şeklindeki görüşleri kabul ediyorum, ama, ben şahsen güya biraz bildiğimi sanıyordum.. Ancak okudukça sağlıklı bilgilere sahip olmak açısından, yakın tarihe, o kadar da âşina olmadığımı anlıyorum.. Ben ki güya bu konuda yıllardır okumuştum, ama bugün bir çok konuyu, sathından, kabuğundan anladığımı fark ediyorum.. Böyleyken, bir de geniş halk kitleleri, hele de günlük rızkını kazanmak derdinde olanların tarihi bilmek açısından hangi noktadadırlar, merak ediyorum.'
--Bu okuyucu kardeşime belirteyim ki, çok okumak, tek başına çok iyi bilmenin ölçüsü değildir.. Önemli olan, günlük duygu, düşünce ya da menfaatlerimize göre hoş gelen değil, sabit değerlere, hak ve hakikat ölçüsüne uygun ne okuyoruz?
Okuduklarımızın doğru veya yanlış olduğunu nasıl ölçeceğiz, okuduklarımız ne diyorsa, ona göre mi, yoksa dünyada geçmişte ve bugünde olan bitenleri anlamak için elimizde sabit ölçü ve değerler var mıdır? Asıl mesele, bunu bilmek..
Sadece, 'ben filan ölçü ve değerlere sahibim' demek yetmeyebilir.. Niceleri de var ki, 'Ben Müslümanım' dediği halde; dünyada olup bitenleri, tamamen başka dünya görüşlerinin sunduğu şekilde değerlendiriyorlar ve tabiatıyla da 'çıkmaz'lara saplanmaktan ve kendi inançlarıyla düşünceleri arasında çelişkiler yaşamaktan kurtulamıyorlar.
*
*İstanbul'dan Muzaffer Ergin diyor ki kısa notunda: 'Ağabey, sizinle geçen hafta sohbet ederken, sizin hatırlatmanız üzerine ben de, Tunus'ta İslami Mücadele'nin yıllarca öncülüğünü yapmış olan Râşid el-Gannûşi 85 yaşlarındayken, yıllardır hâlâ da zindanda olduğu konusunu öğrenince, konuyu, işi gereği, birkaç yıldır Tunus'ta olan bir yakın arkadaşıma sordum ve gördüm ki, durum aynen söylediğiniz gibi.. 'Bu konuya el atacak kimse yok mu?'
--Evet, bu okuyucumuzun notu böyle, özetle.. Onun bu hassasiyeti tebrike değer.. Bu konu, Tunus dışından bazı Müslüman şahsiyetlerce Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said'e hatırlatılmış, ama, 'Bunlar bizim iç meselemiz..' gerekçesiyle kapatmış konuyu.. Hatırlayalım ki Said, Cumhurbaşkanı seçilmeden önce, İslami söylemleriyle Tunus'un Müslüman halkının kendisine rağbetini sağlamıştı.
Râşid el-Gannuşî, bu yaşta zindanda terk-i hayat eylese, bu, Gannuşî için bir şeref; Kays Said için de daha bir büyük utanç vesilesi olur..
-Şenel Mutlu isimli okuyucumuz; 11 Haziran tarihli mesajında: 'Selamünaleyküm, Selahaddin Ağabey, makalelerinizi, konuşmalarınızı titizlikle takip ediyorum.. Ancak 8 Haziran'daki yazınızda, insanlıktan nasipsiz bir kapitalistin fıkra diye anlattığı o çirkinliği keşke yazınızda açık olarak yazmasaydınız diye düşünüyorum..' diyor.
--Bu okuyucumuz çok doğru ve yerinde bir hatırlatma yapmış.. Elhamdülillah ki, yanlışımızı hemen hatırlatan dikkatli okuyucularımız var..
Belirteyim ki, şahsen de o konuyu o şekilde yazmayı istemiyordum.. Çünkü, bir çirkinliği anlatmak isterken, onu tekrarlamanın da çirkinlik olacağını göz önünde bulundururum daima..
Ancak, üstü kapalı olarak anlatılacak olsa, 'Bu konunun aslı nedir?' diye sormak isteyenlerin, başka kaynaklardan sorup öğrenmeye çalışacaklarını da düşünmek gerekiyordu. Nitekim, o çirkinliği, -hiç beklemediğim şekilde- anlık bir lâtife olarak niteleyen ünlü bir siyasî lider bile oldu..
Ama o konuya değinilen bir yazıda, konunun noksan- veya fazla yazılmaması için, konuyu medyada yer aldığı şekilde aktarmak zorunda kaldım.
*Ferhat Karasarî isimli okuyucu da, 'Selahaddin Bey kardeşim,
A. Dilipak kardeşimizin bir yazısında, 'papatyalar' dediği bir kısım kadın teşekkülleri, kendilerine hakaret edildiği gerekçesiyle dâva açmışlardı. Aynı kadınlar teşekkülleri nerede şimdi? Türk ve Kürt vs. kadın teşekkülleri, hep birden, o çirkin ve ahlâksız fıkrayı anlatan ve kamuoyuna yansıtan 'R.K' aleyhine dâva açmalılar.. O kişi sonra özür dilese de, yetmez.. Onları bilir halkımız, işleri- güçleri, din ile ırk ile, milletin inanç ve ahlâk değerleriyle alay etmektir. Elleri-dilleri kurusun, servetleri kendilerine yâr olmasın.' diyor.
*K. Kasımoğlu isimli okuyucu da 12 Haziran tarihli notunda, 'Türkiye'de ABD üsleri yoktur, NATO üsleri vardır' diyor. Ancak, NATO'yu sadece kuruluş niyeti açısından değil, kuruluşundan bugüne kadarki işleyiş şekliyle de, Amerikan plan ve emellerine göre çalıştığını da unutmamak gerekir. Hiçbir NATO Üssü'nü Amerikan emperyalizminin karar merkezlerinden ayrı düşünmemek gerek..
*Atilla Sert isimli okuyucumuz ise, dünya siyasetindeki bunca temel meseleler karşısında, 'İslam İşbirliği Teşkilatı' ne yapıyor ve orada biz de yok muyuz? Bunca olan karşısında hep kınama'yla yetinilmeli? Aksine bizi düşman bilen unsurlarla ilişkiler çelişki değil mi? Üstelik, bazı çevreler de İran'ın, kendisine saldıran ABD'ye karşılık vermek için, -beklenmeyen şekilde, Tel Aviv'e ve diğer Siyonist yerleşim birimlerine füze atmasını ve Ortadoğu'daki ABD üslerine saldırmasını bile suçluyorlar.. Yani, siyonist İsrail ve ABD, ya da onların himayesinde bir başka güç odağı veya devlet, İran'a olduğu gibi Türkiye'ye de saldırsa, Türkiye de İran'ın bugün yaptığını yapmak istemeyecek midir? 'Bize dokunmayan yılan, yaşıyorsa yaşasın..' denilse doğru olur mu?'
--Evet, bu okuyucumuzun sorusunun cevabı kendi satırları içinde..
*Abdullah Kul isimli okuyucumuz da, 22 Mayıs tarihli notunda, 'Müslüman halklara hâkim olan sistem "zer ve zor'dan, servet ve zorbalıktan başkası değildir. Emperyalist güçler tarafından 'halkı Müslüman olan ülkelere birer 'deli gömleği' giydirilmiş, sun'î sınırlar çizilmiş, sun'î anayasalar kabul ettirilmiş; maalesef realitemiz bu.. Ee, nasıl kurtulacağız bu durumdan, nasıl bir değişim dönüşüm olacak? Bu da, Müslüman halkların ferdî ve sosyal planda uzun soluklu bir bilinçlenmesiyle alâkalıdır.
Evet, kanun bu, (Ra'd Sûresi,11. âyette çok net olarak belirtildiği üzere, mealen), "Bir halk, kendi halini değiştirmediği sürece Allah onların halini değiştirmez!"
*
Bu okuyucu kardeşimiz, 8 Haziran tarihli mesajında da, 'modern Cahiliye'de, sermaye ve güç sahipleri, zamane Nemrut , Karun ve Hâman'ları, klasik üçlü olarak, söz ve davranışlarını böylece günlük hayatın normalleri olarak görüyorlar..
Söz konusu ahlâksızlık ve çirkinliklere seyirci kalanlar ve onları tebessümleriyle teyit edenler hepsi de aynı kefededirler.. Çünkü orada karşı çıkmamışlardır. Mümin olmak kolay değildir. Bütün Cahiliye pisliklerinden arınmak ve dürüst olmak lâzım. (...)'
*Saadet Ercan, Hasan Baran ve
Hacı isimli okuyucular da, aynı konuda
'hiçbir ahlâkî ve dinî hassasiyeti olmayanlarca dile getirilen bu gibi çirkinlikler'e gülünmesini nasıl izah etmeli? Ve halkımız arasında, yıllardır bir kısım etnik unsurlara nispet edilerek anlatılan
'Temel, Dursun, Fadime' hikayeleri veya
Nasreddin Hoca adına uydurulmuş kaba-saba ve müstehcen veya düşünmeden gülünecek fıkralara gülüp geçmenin, o gibi basitlikleri yapanları daha bir cüretkâr hale getirdiğini unutmamak lâzım..' diyor, haklı olarak.
*Selâmî Yiğitoğlu isimli okuyucu da diyor ki: 'Ben, Nurullah Genç adını şair olarak duyuyordum, ama, şairlerin dünyasını anlamak için şiirlerini bir bütün olarak okumak gerekir diye, uzak kalmışım.. Nurullah Genç'in yazdığı birkaç şiirle onun dünyasına şekil veren inanç, düşünce ve duygularının neler olduğunu yansıtan 5 Haziran tarihli makalenizden memnuniyetle öğrenmiş oldum ve sevdim; teşekkürler..' diyor..
*Faik Kaynak isimli okuyucumuz da, 'Kurban bilinci ve insanın teslimiyetinin bir semeresi olarak Müslümanlara 'hediye/ ödül' olarak Rabbimiz tarafından verilmesi yönünde, 26 Mayıs günü bu sütunda 26 Mayıs yayınlanan yazı için teşekkürlerini bildirmiş..
Bu okuyucumuz bir diğer mesajında da, 'Biz Müslümanların siyaset sahnesinde var olma sürecinde, bir takım yol kazalarına değinirken, Müslüman halkın dünyasına nasıl baktıkları bilinen sistemle entegre oluştan dolayı, teslimiyetçi/ vesayetçi anlayışlara hassasiyetle bakışımızda, 'hak - hukuk - adalet - hakkaniyet - liyakat vs. ahlâkî norm ve formlardan uzak olduğumuz gerçeğini görmemiz ve bu hususta geniş mutabakatlı bir iç muhasebe yapmamız lâzım..' diyor..
*Hakan Pakdil isimli okuyucumuz da, 28 Mayıs tarihli notunda, yanlışları, iktidarın sürdürülmesi adına normal görme hastalığına düşmek ihtimalini ciddîye alıp, 'tuz'un kokması' karşısında, aklın ve inancın gerektirdiği tedbirlerin mutlaka alınması gerekiyor.
*Ahmet Taşdemir isimli okuyucu da 25 Mayıs tarihli yorumunda, 'Müslümanlar olarak siyasetten; insanları Allah korkusu ile adalet ve liyakate dayalı bir yönetimi anlamamız lâzım diye düşünüyorum. Müslümanım diyenler ne zaman bu özelliklerle iktidara talip olursa hem halk, hem de Hakk katında muteber olurlar. 'Meşruiyyet' hedefimiz olmalıdır.' diyor..
*
Evet, bir 'Okuyucu Hasbihali'ni daha burada noktalarken, yazının başlığındaki cümleyi tekrarlayalım: 'En sefil hayat, başkalarının istediği şekilde yaşanan hayattır..'