Ekonomi dünyasında bugünlerde herkes aynı soruyu soruyor: Kapıya dayanan felaketin adı ne?
Yüksek enflasyon mu, yoksa Büyük Buhran benzeri bir çöküş mü?
Aslında mesele bir tercih değil.
İki aşamalı bir kırılmanın içindeyiz.
Önce yakacağız, sonra donacağız.
Ve bu sürecin merkezinde tek bir başlık var: Enerji.
Gel gelelim ekonomiyi hâlâ bilanço kalemlerinden ibaret sananlar var. Oysa gerçek çok daha yalın.
Ekonomi dediğimiz şey, enerjinin üretime dönüşmüş halidir.
Denklem açık:
Söz gelimi enerji arzında %5'lik bir daralma, küresel üretimde doğrudan %5'lik bir küçülme demektir.
Bugün Hürmüz'den Bab el-Mendeb'e uzanan hat üzerinde yaşanan her gerilim, sadece petrol fiyatını yukarı çekmiyor.
Fabrikaların ritmini bozuyor, lojistik zincirini kilitliyor, piyasayı nefessiz bırakıyor.
Yani mesele fiyat değil, akışın kesilmesi.
BİRİNCİ PERDEYİ YAŞIYORUZ: MALİYET ENFLASYONU
Petrol 100 doları aştığında bu sadece pompaya yansıyan bir artış değildir.
Ekmekten tekstile, taşımadan sanayiye kadar her üretim kalemi enerji maliyetini sırtlanır.
Üretici bu yükü fiyatlara yansıtır.
Ama burada kritik bir kırılma var:
Bu bir büyüme enflasyonu değildir.
Bu, arzın daraldığı bir enflasyondur.
Yani daha az mal üretilirken, daha pahalıya satılan bir ekonomi.
Piyasada canlılık yok; sıkışma var.
İşte bu yüzden bugün yaşanan enflasyon, klasik döngülerin dışında, doğrudan bir üretim krizi anlamına geliyor.
İKİNCİ PERDE İSE KAPIDA: BORÇ DEFLASYONU
İktisatçıların bir kısmı özel borçları tamamen görmezden geliyor uzun zamandır. Sadece kamu borcuna takıntılı durumdalar. Dolayısıyla sorunun kaynağına inilemiyor.
Söz gelimi, ABD'den Avrupa'ya kadar uzanan tabloda, özel sektör borçlarının milli gelire oranı %140 seviyesinde.
Bu rakam bir kırılma eşiği.
Aslında mekanizma son derece basit işliyor:
Enerji maliyeti artarsa...
Şirketlerin kârı daralır
Ve en sonunda... Hane gelirleri erir.
Ama borç aynı yerde durur.
Gelir düşerken borç sabit kaldığında, sistem kilitlenir.
Ödeme zinciri kırılır.
Herkes aynı anda tasarrufa yönelir.
Herkes borcunu kapatmaya çalışır.
Piyasadan para çekilir.
Talep düşer.
Fiyatlar aşağı gelir.
Ve tam burada paradoks başlar:
Fiyatlar düştükçe paranın değeri artar.
Denklemi bir kere daha hatırlatalım.
Paranın değeri arttıkça borcun reel yükü ağırlaşır.
Borç ödedikçe borç büyür.
Bu, Irving Fisher'ın tarif ettiği o klasik sarmaldır: Ekonomi kendi üzerine çöker.
"Merkez bankaları yine para basar, sistemi kurtarır" diyenler var.
2008'de kısmen işe yaradı.
Çünkü kriz finansal sistemin içindeydi.
Bugün tablo farklı.
Sorun bankalarda değil.
Sorun üretimin kalbinde.
Enerji yoksa üretim yoktur.
Para basarak petrol çıkaramazsınız.
Faiz indirerek gübre üretemezsiniz.
Kâğıtla fiziksel gerçeklik arasında bir duvar var.
Ve o duvara hızla yaklaşılıyor.
ASIL KIRILMA İSE TARLADA YAŞANACAK
Doğalgaz yoksa gübre yok.
Gübre yoksa üretim yok.
Bu zincirin ucu doğrudan gıda krizine çıkar.
Enerji maliyetindeki artış, sadece bugünün enflasyonu değildir.
Yarının kıtlığının habercisidir.
Dolayısıyla yaşananları yalnızca ekonomik bir dalgalanma olarak okumak eksik kalır.
Karşımızda çok daha geniş bir kırılma var.
Önce fiyatların hızla yükseldiği bir enflasyon dalgası,
Ardından o fiyatları ödeyecek gücün kalmadığı bir deflasyon süreci.
Yani önce yanacağız, sonra donacağız.
Bu bir senaryo mu? Bence değil.
Ekonomik tercihlerden bağımsız, doğrudan fiziksel sınırlara dayanan bir zorunluluk.
Enerji akışı kesildiğinde, ekonomi tartışılmaz, durur.