Ortadoğu'da yaşanan son kriz, bize bir kez daha aynı gerçeği hatırlatıyor: Savaşlar artık sadece cephede kazanılmıyor; enerji hatlarında, piyasalarda, seçmen psikolojisinde ve liderlerin söylem tutarlılığında da kazanılıyor ya da kaybediliyor. Bugün İran-ABD-İsrail hattında yaşanan tam olarak budur. Washington askeri üstünlük kurmaya çalışırken, Tahran küresel ekonominin sinir uçlarına basıyor. Böylece mesele yalnızca füze ve bombardıman meselesi olmaktan çıkıyor; bir siyasi dayanıklılık ve ekonomik baskı savaşına dönüşüyor. Bu yüzden Hürmüz Boğazı'nı konuşurken aslında sadece coğrafyayı değil, dünya ekonomisinin nabzını konuşuyoruz. 2025 verilerine göre Hürmüz'den günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol geçti; bu miktar küresel petrol sıvıları tüketiminin yaklaşık yüzde 20'sine karşılık geliyor. Aynı hatta küresel LNG ticaretinin de yaklaşık yüzde 20'si taşınıyor. Başka bir ifadeyle Hürmüz'deki her sarsıntı, artık sadece Körfez'i değil, Avrupa'nın enflasyonunu, Asya'nın sanayisini ve Amerika'daki akaryakıt fiyatlarını aynı anda etkiliyor.
Tam da bu nedenle İran'ın stratejisi klasik askeri denge üzerinden değil, maliyet üretme kapasitesi üzerinden okunmalı. İran biliyor ki Amerika'yı simetrik savaşta yenmesi mümkün değil. Fakat enerji akışını baskı altına alarak, deniz taşımacılığını tehdit ederek ve bölgesel altyapılara zarar vererek Washington'un askeri başarısını siyasi yük haline dönüştürebilir. Nitekim mevcut savaşta piyasaların verdiği ilk tepki bunu gösterdi. Brent petrol savaşın sertleştiği dönemde 110 doların üzerine tırmandı; enerji ve navlun maliyetleri arttı; yatırımcılar da savaşın süresinden çok Hürmüz riskine odaklandı. Bugün piyasalardaki temel soru, "kim daha çok vurdu?" değil; "bu maliyet daha ne kadar sürecek?" sorusudur. Trump'ın "ilerleme var" açıklamalarına rağmen temkinli kaldı; çünkü jeopolitik riskin enflasyon ve faiz beklentileri üzerindeki baskısı devam ediyor.
Burada Trump'ın en kırılgan noktası ortaya çıkıyor. Çünkü Trump siyaseti büyük ölçüde söylem gücüne, psikolojik baskıya ve "ben kontrol ediyorum" algısına dayanır. Fakat İran dosyası bu üç alanı da aynı anda aşındırıyor. Trump bir yandan savaşın "kazanıldığını" ima ediyor, öte yandan Tahran doğrudan ya da dolaylı müzakere iddialarını reddediyor. Washington 15 maddelik planlardan söz ederken, İran sahada ve boğazda fiili baskıyı sürdürerek kendi pazarlık zeminini oluşturmaya çalışıyor. Bu tablo, Trump'ın söylemi ile sahadaki gerçeklik arasında açılan mesafeyi büyütüyor. Liderlik imajı açısından asıl risk de burada başlıyor: Çok güçlü konuşup sahada belirsizlik üretmek, kısa vadede kararlılık değil, uzun vadede güven aşınması doğurur. Trump'ın çözüm ve müzakere yönündeki söylemine rağmen savaş hedeflerinin hâlâ tam karşılık bulmadığını ve İran'ın doğrudan görüşme iddialarını reddettiğini gösteriyor.
Aslında bu tablo, Amerikan dış politikasında yeni değil; tersine tarihsel bir devamlılığa işaret ediyor. Washington açısından Basra Körfezi ve Hürmüz, sadece enerji meselesi değil, aynı zamanda küresel hegemonya meselesi. Bunu en net biçimde 1980'de Jimmy Carter dile getirmişti. Sovyetlerin Afganistan'ı işgali ve İran Devrimi sonrasında şekillenen ünlü "Carter Doktrini", Körfez üzerinde dış kontrol girişimini Amerika'nın hayati çıkarlarına saldırı sayacağını ve buna gerekirse askeri güçle karşılık vereceğini ilan etti. Yani bugün Hürmüz'de gördüğümüz refleks, aslında 1980'den beri süren bir Amerikan stratejik sabitidir: Körfez'de düzen bozulursa, Washington bunu sadece bölgesel değil küresel güç meselesi olarak görür. Dolayısıyla bugünkü savaş, yalnızca Trump'ın kişisel tercihi ya da İsrail'in güvenlik önceliği değil; Amerikan jeopolitiğinin kırk yılı aşan enerji güvenliği refleksinin güncellenmiş bir versiyonu.
Ancak bugünün farkı şudur: Amerika askeri olarak hâlâ çok güçlü olsa da, artık aynı anda her cephede sınırsız maliyet üstlenebilecek bir rahatlığa sahip değil. Zaten son yıllarda Washington'daki stratejik tartışmaların merkezinde de bu soru var: Amerika hem Avrupa'da Rusya'yı dengeleyecek, hem Ortadoğu'da İran'ı bastıracak, hem de Asya-Pasifik'te Çin'e karşı caydırıcılığını koruyacak kadar mühimmat, siyasi sabır ve ekonomik esnekliğe sahip mi? Bu nedenle İran savaşı sadece bugünün savaşı değil; yarının büyük güç rekabetinden çalınan kapasite anlamına da gelir. Kullanılan mühimmat, artan askeri yığınak ve bölgesel savunma yükü, Washington'un uzun vadeli önceliği olan Çin dosyasını dolaylı biçimde etkiliyor.
Trump açısından iç siyasi problem ise daha derin. Çünkü Trump 2024 kampanyasını büyük ölçüde "önce Amerika", dış maceralardan kaçınma ve seçmeni savaş ile enflasyondan uzak tutma vaadi üzerine kurdu. Şimdi ise karşısında tam tersine çalışan bir tablo var: enerji maliyetleri yükseliyor, Hürmüz belirsizliği sürüyor, müttefikler her konuda tam hizaya gelmiyor ve Cumhuriyetçi tabanda da çatlak sesler duyuluyor. İran savaşı konusunda Cumhuriyetçi sağ içinde belirgin ayrışmalar yaşanıyor; bazı önde gelen MAGA isimleri savaşın "America First" çizgisiyle çeliştiğini açıkça dile getiriyor. Yani sorun artık sadece İran'ın ne yaptığı değil; bu savaşın Trump koalisyonunun iç tutarlılığını ne kadar aşındırdığı. Bir liderin dış politikadaki en büyük açmazı, rakibini yenmeye çalışırken kendi seçmen anlatısını zayıflatmasıdır. Trump tam da bu riskle karşı karşıya.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Petrol şokları çoğu zaman yalnızca fiyat artışı üretmez; siyasi düzenleri de sarsar. 1970'lerde enerji krizi Batı ekonomilerini stagflasyona sürüklemiş, 1980'lerde Körfez güvenliği Amerikan askeri doktrininin kalbine yerleşmiş, 2020'lerde ise enerji arz güvenliği yeniden büyük güç rekabetinin ana başlıklarından biri hâline gelmişti. Bugün Hürmüz'de yaşanan da bu zincirin yeni halkası. Fakat bu kez farklı olan, enerji güvenliği krizinin doğrudan lider söylemleriyle bu kadar iç içe geçmesi. Trump, siyasi üslubu gereği her krizi kişisel bir güç gösterisine çevirmek ister. Oysa Hürmüz, kişisel iradenin değil, yapısal bağımlılıkların sahası.