"İşte böylece Yusuf'a orada (Mısır'da) bir yer sağladık" (Yusuf, 21). Bazı müfessirlere göre "bir yer sağladık" ifadesinin orijinali olan "Mekkenna" kelimesinden maksat, Tevhid dininin toplumsal bir gelenek haline gelme imkanına kavuşmasıdır.
Muhyiddin İbnü'l Arabi de varlık geleneğini "Şeceretu'l Kevn" (Varlık Ağacı) metaforu üzerinden izah eder. Söz konusu kitabı çevirirken, içeriği, kurgusu beni alıp yer-insan-gök arasındaki ilişki döngüsünü düşünmeye götürmüştü. Bir şema canlandı gözümde. Varlığın akışının yönelimi olarak tasavvur etmiştim bu döngüyü. Özetle, yukarıdan (gökten) bir tohum düşüyor toprağa, önce kök, sonra fidan, gövde, dal ve yaprak şeklinde tekrar göğe doğru bir yükseliş gerçekleşiyor. Bu yükselişin meyvesi ise yükselişin start aldığı toprağa geri dönüyor. Bütün maddi ve manevi boyutlarıyla varlık sürekli tekrarlanan bu döngüye tabidir. O zaman hükmümü vermiştim: Gelenek şeklinde halkın hayatına dönmeyen her yükseliş güdüktür, verimsizdir. Bir tür düşüştür.
O yüzden alimlere, aydınlara bakışım, şu soruların cevabına göre şekillenir: İlim fezasında yükselirken dönüp köklere, tabana, yani sıradan insana bir fayda sağlıyorlar mı? Yoksa göklerden yere inmeyen ağdalı, ayakları yere basmayan felsefi fanteziler gibi süslü sözler mi ediyorlar? Sonraki varlık ağacı merkezli okumalarım da gösterdi ki meyvesiz, dolayısıyla tabana faydası olmayan yükselişi filozoflar temsil ederken, göklerin sunduğu bütün semereyi insana ulaştıran yükselişi de peygamberler temsil ediyor. O yüzden "filozof yolun başında insanlar arasında dolaşırken, yolun sonunda dağa kaçar, bir yükseltiye sığınır. Peygamber ise yolun başında iken yerin göğe en yakın zirvesi dağa çıkar. Gökten inen rahmeti alıp insanların arasına döner". Kısacası varlığın akışına uygun gelişen nebevi söylem, eyleme, yani geleneğe dönüşürken, varlığın akışına karşıt gelişen seküler düşünce ise kuru bir gürültü olarak sözde kalır.
Nitekim yüce Allah, Hz. Peygambere (s.a.v) indirdiği vahiy ile ilgili olarak şu örneği veriyor:
"O, gökten su indirdi; su vadiler doluşunca sel olup aktı. Bu sel üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir" (Ra'd, 17).
Bir hadiste de peygamberimiz (s.a.v) de şöyle buyuruyor: "Bana indirilen ilmin örneği gökten inen sudur (...) Bir kısım toprak o suyu alır, insanlara ve diğer canlılara faydalı ürünler olarak takdim eder". Dolayısıyla bu hadis, yukarıdaki ayetin, tevhid dininin insan hayatına müdahil olma sürecini anlattığını göstermektedir. Varlık ağacının meyvesini köklerine takdim etmesi, peygambere inen vahiy üzerinden anlatılıyor. Ayette geçen "insanlara fayda veren" ifadesi ile hadiste yer alan "insanlara ve diğer canlılara faydalı ürünler" tanımlaması tam da geleneğe tekabül ediyor. Dolayısıyla bir sözün, bir söylemin hak olmasının kıstaslarından biri geleneğe dönüşme istidadına sahip olmasıdır. Bugün sözleri, yorumları, fıkhi, kelami hükümleri kültürümüze, medeniyetimize ruh veren alimler de bu yüzden "Peygamberlerin varisleri" olarak nitelendirilmişlerdir.
Bu aralar Prof. Dr. Ahmet Özel'in yenilerde yayınlanmış (Timaş yayınları) hatıralarını okuyorum. Uzun süredir tanıyorum Ahmet hocayı. İlim alanında gerçekleştirdiği yükselişin meyvelerini köklerine sunmaya gayret eden bir alimdir. Birçok eser kaleme almıştır. Hatıraların her satırında "insanlara faydalı" olma boyutunun öne çıktığını hemen fark edersiniz. Kitabın bir yerinde, sonradan Müslüman olmuş Patrick Laude'un (Abdullah el-Hadi) hikayesine yer veriyor üstad. İlgimi çekmişti. Bu yüzden ilk görüşmemizde onu sordum. Bir keresinde İstanbul'da misafir etmiş. Çeşitli yerleri gezmiş, özellikle ev ziyaretlerine götürmüş. Jeanne Guyon, Simone Weil, Henry Corbin gibi düşünürler üzerine çok önemli çalışmalar yapan bu akademisyenin sonunda söyledikleri, alimlerin peygamberin sunduğu vahiyden derledikleri meyvelerle besledikleri geleneğin gücünü, insanın ruhu üzerinde etkisini gösterir nitelikteydi: "Müslüman bir toplumda, İslam kültürünün ruh verdiği bir geleneğin kucağında dünyaya gelmeniz büyük bir nimettir. Benim yaşadığım dünyada İslam nimetine kavuşmak için ne çabalar gerekiyor bir bilseniz".
O sırada şöyle düşündüm: Geleneğe saldıranlar neye saldırdıklarını çok iyi biliyorlar demek ki.