Esasında bu karar, 8 Aralık Halk Devrimi'yle birlikte alınmıştı. Devrim bir bakıma bu kararın neticesiydi.
ABD, taşeronlarını yüzüstü bıraktığını hemen ilan etmedi, o kadar. Belki de yıllardır silahlandırıp kullandığı örgütün yeni sürece adaptasyon kabiliyetini görmek istedi.
Soru belliydi: Kimlik temelli siyasi yapılara bölünmemiş, tek ve güçlü bir ordu inşa edebilecek kapasitede bir Suriye mi olacaktı; yoksa Irak gibi, hatta Lübnan gibi, aradan sittin sene geçse bile gerçek bir devlet olamayacak bir Suriye mi?
Bu kararda en etkili aktör kuşkusuz Türkiye'ydi. Türkiye, başından itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunan ve bunu kendi ulusal güvenliği açısından da elzem gören net bir tutum ortaya koydu. Ancak yalnızca Türkiye değil, "yeni ABD" de Obama döneminde kurulan Suriye düzeninin takipçisi olmayacağına dair açık sinyaller verdi.
Bunu herkes anladı; aklını örgüt ideolojisine kaptırmış PKK/YPG kadroları hariç. Belki Mazlum Abdi denilen kişi anlayabilirdi; ancak onun da siyasi salahiyeti yoktu.
Yani bugünün geleceği dün değil, evvelki günden belliydi. Ne var ki romantizme fazlasıyla kapılan ve bölgedeki her şiddet ortamını kendisi için fırsat gören PKK'nın bunu idrak etmesi mümkün olmadı. Yıllardır Batı medyasında ve siyasetinde gördükleri iyi muameleyi, Türkiye'ye duyulan husumetten değil, kendilerine duyulan muhabbetten sandılar. Hepi topu, kullanışlı bir terör örgütü olduklarını unuttular.
Türkiye'deki çözüm sürecinin Suriye'den bağımsız ilerleyeceğini zannedenlerin safdilliği ise cabası. Bugün PKK dediğimiz yapı neredeyse yalnızca Suriye'de var. Bu gerçek, Türkiye'deki sürecin Suriye'yle olan bağını anlamak için fazlasıyla yeterli.
PKK'nın DEM Parti üzerinden Türkiye'de siyasi destek bulduğunu düşünenler var; ancak bu, çok katmanlı bir sosyolojik tepkinin yüzeydeki tezahürü. DEM'in siyasi varlığı hiçbir şekilde PKK'ya destek olarak okunamaz. Zaten böyle okunmadığı içindir ki parti faaliyetlerini sürdürebilmektedir. PKK'nın terör faaliyetleri, Türkiye Kürtleri açısından hiçbir zaman meşru ya da kabul edilebilir olmadı.
Irak Kürtleri ise anayasal statüye sahip bir özerk yapı içerisinde yaşıyor. PKK'nın burada da egemenlik iddia etmesi mümkün değil. Dolayısıyla PKK için Suriye sahası, adeta "örgüt devleti" kurabilecekleri tek alan olarak belirmişti.
PKK/YPG'nin sözde DEAŞ'la mücadelesi, Batı nezdinde meşruiyet üretmek için elverişli bir araçtı. O günlerde moda dergilerinden belgesel kuşaklarına kadar her yerde PKK'lı kadınların "özgürlük savaşçısı" olarak pazarlanmasına tanık olduk. DEAŞ'ı esasen ABD'nin hava bombardımanıyla yenen PKK/PYD, kanton adını verdiği yapıları kurduktan sonra bu bölgelerde neler yaşandığı kimsenin umurunda olmadı.
Abdullah Öcalan'ın fotoğrafları sözde okullara ve kamu binalarına asıldı. PKK endoktrinasyonuyla kantonal bir yönetim modeli dayatıldı. Arap aşiretlerinin ve PKK'yı desteklemeyen Kürtlerin baskı altında tutulduğu bir "demokratik öz yönetim"... Yerseniz tabii.
Kimse yemedi.
SDG'nin çorap söküğü gibi dağılması ve Rakka ile Deyrizor halkının Suriye Ordusu'nu bayraklarla karşılaması tesadüf değil.
Adında 'barış' geçen yapıların barışla hiçbir ilgisinin olmadığı artık herkes tarafından görüldü. Silahlı örgütlere 'demokratik' sıfatı yakıştırmanın gülünçlüğünü kimsenin yüzlerine vurmadığı günler de geride kaldı. "Rojova devrimi" denilen şey, PKK'nın kendine devletimsi bir yapı kurma girişimi olarak tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. Zaten başka türlüsü de mümkün değildi.
Kandil'den inecekler, Suriyeli Kürtleri ve çoğunluğu Araplardan oluşan, Suriye'nin petrol kaynaklarını barındıran geniş bir coğrafyayı yöneteceklerdi.
Buna gerçekten inanmışlardı.
Olmayacak şeydi.
Olmadı.
PKK/PYD kaybetti diye ne Türkiye Kürtleri kaybetti ne de Suriyeli Kürtler herhangi bir hak kaybına uğradı.