30 Ekim 2020 Cuma / 13 RebiülEvvel 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Cemil ERTEM
certem@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Hangi Cumhuriyet, hangi aday?

27 Haziran 2014 Cuma

Önümüzdeki haftadan itibaren, AK Parti’nin de Cumhurbaşkanlığı adayının resmen belli olması ile birlikte, Türkiye’de benzeri görülmemiş bir süreç başlayacak. Halk (cumhur) onu temsil edecek başkanını seçmek için 5 hafta sonra sandık başına gidecek. Büyük ihtimalle de iktidarın adayı seçilecek ve yeni bir dönem başlayacak. ‘Yeni bir dönem’ kavramı, hiç şüphesiz, ekonomik ve politik olarak yeni bir düzeni anlatıyor. Burada düzen kelimesini kökten bir rejim değişikliği anlamında kullanmıyorum. Ancak, hiç şüphesiz, bu, yeni bir cumhuriyet demektir. Türkiye’de cumhuriyet kavramı, batılılaşma-siz bunu batıya tabii olmak olarak okuyun- buna bağlı ‘moderleşme ve kalkınma’ olarak anlatılmıştır. Buraya tabii şekilsel bir temsili demokrasiyi ve mutlak-değişmez-baskıcı üniter devleti de, Türkiye tipi cumhuriyetin olmazsa olmazı olarak, eklemek gerekiyor. İşte bu ‘cumhuriyet’ bitiyor...  

Monarşi olmayan her şey...

Thomas Jefferson, hayatının son döneminde Amerikan Devrimi’nin ilk yıllarını ele alırken, ‘Monarşi olmayan her şeyin cumhuriyetçi olduğunu hayal ettik’ diye belirtir. Türkiye’de de batıcı-seküler kesim, Osmanlı’nın ve İslam’ın inkarı olan her şeyi cumhuriyet olarak anladı ve anlattı. Ve hatta askeri faşizm dahil vesayetçi dönemleri de cumhuriyet ve onun ‘demokrasisi’ olarak içselleştirdi, kabul etti.

Şimdi Cumhurbaşkanlığı şeçiminde üç aday olacak; bu üç aday, şu anda Türkiye’de siyaset yapan partilerin adayı aslında ama bu üç adayın seçim kampanyası partilerin düz propagandası olarak geçmeyecek.

Bu adaylar nasıl bir cumhuriyet istediklerini anlatacaklar. İhsanoğlu’nun cumhuriyetini tam seksen yıl yaşadık ve biliyoruz, İhsanoğlu, bunun devam edeceğini söyleyecek, bunun güvencesini verecek; ‘yurtta barış, cihanda barış, ‘modern’ cumhuriyetin kazanımları diyecek’ falan...

Erdoğan aday olursa... 

AK Parti’nin adayı eğer ki Başbakan olursa, burada Erdoğan, hiç şüphesiz, Türkiye için hem ekonomik hem de politik olarak yeni bir dönemin tarifini yapacak. Ben HDP adayının da, bölgesel barış ve entegrasyon vurgusu ile CHP ve MHP adayından farkılaşacağını düşünüyorum.  Yani İhsanoğlu, Eski’yi savunurken tek başına kalacak...

Çetelerin, darbeci güçlerin, yağmacı tekelci burjuvazinin asker ve yargı vesayetinin adayı tek başınadır bu süreçte ve bu aday, aslında CHP-MHP’yi ve onlarla paralel güçleri bir araya getiren çok önemli bir konsolidasyon simgesidir. 

Tarihsel bir çelişki...

Tabii burada çok paradoksal ilginç bir durum da var; İhsanoğlu, 17 Aralık darbe girişimini düzenleyen yapının da adayı gözüküyor ve bu yapı, yıllardır Jefferson gibi, monarşi dışındaki her şeyi cumhuriyet ve demokrasi sanan, ulusalcı kesimleri ve onların tarihe gömülmek üzere olan Batı taklidi cumhuriyetini eleştirir göründü, bu yapının görüşlerine yakın yargı çevresi de Ergenekon ve Balyoz davalarının baş aktörleri oldular. Ama tam şimdi İhsanoğlu, AK Parti’nin Erdoğan’la aşmaya çalıştığı vesayetçi cumhuriyetin adayı olarak, ortada ve bu kesimin çok büyük desteğini alıyor.

Ama burayı geçelim; sonuçta karşımızda pragmatist, ‘dışarıdan’ yönetilen bir yapı var ve bu skandalı politik oportünizmle açıklayabiliriz. Ancak bu tarihsel çelişkiyi de tam şimdi anlatmak durumundayız...

Erdoğan’ın Yeni Cumhuriyeti...

Şimdi gelelim adaylar ekonomik ve politik olarak Türkiye’yi nereye götürmek istiyor sorusuna... Tam şu sıralar AB’de çok ilginç bir tartışma yaşanıyor; Avrupa Komisyonu Başkanı tartışması... İngiltere’de hem Muhafazakar Parti hem de İşçi Partisi Almanya’nın destekliğini Jean Claude Junker’in AB Komisyonu Başkanlığı’na seçilmesini istemiyor, hatta bu muhalefeti o kadar ileriye götürüyorlar ki, Junker’in seçilmesi halinde İngiltere, AB üyeliğini bile tartışmaya açabileceğini ima ediyor. Ancak iktidardaki İngiliz Muhafazakar Parti, Junker dışında bir isim vermiş değil, tek istedikleri reform yanlısı ve Almanya gibi ülkelere angaje olmamış bir aday olması...

Esasında buradaki tartışma AB’nin nasıl genişleyeceği ve Türkiye tartışmasıdır. Başbakan Erdoğan, geçen gün tam da bunu söylüyordu... Erdoğan, 15 nolu enerji faslının ve 31 nolu dış güvenlik faslının, Ukrayna krizine rağmen hala açılmamış olmasını eleştiriyor ve burada AB’nin kendi ayağına kurşun sıktığını ima ediyordu. Şimdi sizce Türkiye, Hazar, Musul-Kerkük kaynaklarını hatta Doğu Akdeniz ve İran kaynaklarını da Avrupa’ya taşıyan Güney Enerji Koridoru’nun tek geçiş ülkesiyken 15 nolu Enerji Faslı neden açılmaz; dahası Rusya AB’nin alternatifi olarak Avrasya Birliği adımlarını atarken ve Kafkasya’daki dondurulmuş çatışma alanlarını sıcak çatışmaya bu strateji çerçevesinde dönüştürmeye hazırlanırken 31 nolu Dış Güvenlik Faslı neden açılmaz...

İşte bu soruların cevabı, Almanya başta olmak üzere, AB’nin gerici sermayesinin Türkiye korkusunda gizlidir.

Çünkü Erdoğan, Avrupa’ya bu fasılları niye açmıyorsunuz diye sorduğu konuşmada şunları da söyledi: ‘Mısır’ın halkın tüm kesimlerini kapsayıcı ve işleyen bir demokrasiye sahip olmasını arzuluyoruz. Bu arzumuzu da birilerinin hoşuna gitmese dahi ısrarla dile getiriyoruz. Mısır meselesi karşısında tamamen insani ve demokratik bir tavır sergiledik. Bunu sergilemeye devam edeceğiz. Dost acı söyler ama gerçeği söyler. Mısır’da sandık ile gelmiş yüzde 54 oy almış bir yönetimi askeri darbe ile devirmişlerdir. Ama batılı dostlarımız dünya ne yazık ki buna bir darbe diyememiştir. Darbe diyemediği gibi daha sonra darbe ile gelen bu zatın şurada dostlar alışverişte görsün mantığıyla yapmış olduğu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de orada güya bir seçim kazanmış, sözde bir seçim kazanmış ve bunun neticesinde kendisine tebrikler gitmeye başlamıştır. Böyle bir tebriğin bizce bir anlamı yoktur. Çünkü biz bir darbe yönetimini tebrik edemeyiz.’ 

Şimdi bu konuşma, Erdoğan’ın hem ekonomik hem de politik stratejisini de anlatmaktadır. AB Büyükelçilerine yönelik olarak söylenmiş bu sözler, hiç şüphesiz yeni bir cumhuriyeti de anlatıyor...

Bütün kurumlar tümden değişecek...

Bölgede üç eksen devletten biri olan Türkiye, 20. yüzyılın ilk çeyreği sonunda, Lozan’la bırakmış olduğu bütün ekonomik alanlara yeniden dönüyor ve bu alanların enerji ve pazar ekonomilerine ulaşıyor. Böyle olunca cumhuriyetin tüm kurumları, MİT’ten Merkez Bankası’na kadar, oradan düzenleyeci ve denetleyeci kurumlara ve kamu bankalarına hatta TPAO gibi enerji kamu şirketlerine kadar, bu yeni stratejiye bağlı olarak, yeniden şekillenecektir. Erdoğan’ın, halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı olması, Türkiye’nin bölgede yeni demokratik genişlemesini beraberinde getirecektir. Bu yeni durum, kesinlikle ABD’nin-Obama Yönetimi ile temsil edilen- yeni dış politika ve ekonomi tercihlerine aykırı bir strateji değildir. Hatta İngiltere’nin AB konusundaki temel itirazlarını giderecek ve buradaki saldırgan, AB’yi sırtından bıçaklayan Almanya oldu bittisine karşı da tek yoldur. Böyle olunca Erdoğan’ın şu andaki küresel desteği bir yıl öncesine göre çok daha sağlam temeller üzerine oturmakta ve bu temeller, Erdoğan’ın küresel desteği yok diyenlerin göremedikleri bu ayrıntıları barındırmaktadır. Bu konuya devam edeceğiz ama İhsanoğlu, ‘Eski’ Türkiye’yi daha da ötesi eski Ortadoğu ve AB’yi anlatan çok özgün bir turnusol kağıdı ve Türkiye’nin bütün faşizm dönemlerinin özgün konsolidasyonunun ifadesidir...