27 Şubat 2021 Cumartesi / 15 Recep 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Taha Özhan
tozhan@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Hazin son

24 Temmuz 2014 Perşembe

Emniyetteki son gözaltı dalgasıyla ortaya çıkan manzara birçok açıdan bir deja vu hali. Öncelikle yaşananların aklı başında hiçbir kimseyi şaşırtmadığı ortada. KCK tutuklamalarının başladığı 2009’la beraber, 2008’de başlayan Ergenekon süreci kirletilmenin işaretlerini vermişti. 7 Şubat 2012’de ise KCK davalarının ne kadar raydan çıktığının açık bir işareti belirmişti. Meseleye buradan bakınca, 17 Aralık polis-yargı darbe girişimi yaşanmasaydı bile, bugünleri tahmin etmek isteyenler için yeterince karine gözler önündeydi. Misyoner bir akılla siyaset yapıp, bekçi perspektifiyle de düzen kurmaya kalkan yaklaşımın bir tefessüh halinden başka bir netice üretmesi imkansızdı. 

KCK davalarında Ergenekon sürecinde biriktirdikleri gücü kullandılar. KCK davalarında biriktirdikleri gücü ise 7 Şubat ve 17 Aralık’ta kullanmaya kalktılar. Ergenekon sürecinde Türkiye’nin darbe tarihi ve darbecilerin işlediği cürümler, KCK davaları sırasında PKK’nın kanlı tarihi birer susturucu olarak kullanıldı. 17 Aralık’ta ise yolsuzluk.İktidarda Türkiye tarihinin en güçlü hükümetinin bulunmasının sağladığı meşruiyet alanında, demokratikleşme atmosferini kamuflaj olarak kullanıp, bekçi perspektifinin ürettiği dünyalarında, davalar marifetiyle düzen kurmaya kalktılar. 

Oysa basit bir kozmik hakikati ıskalıyorlardı. Felsefi bir derinliğe ve soyutlama kabiliyetine ihtiyaç duymaksızın, sadece modern Türkiye tarihinde davaların ‘ne işe yaradığını’ anlayacak basiretleri olsaydı, iş bu denli raydan çıkmazdı. İstiklal mahkemeleri, Yassıada ya da 12 Eylül mahkemelerinin ‘düzen kurucu’ değil aksine tahripkar momentler olduğunu anlarlardı. Ama anlamadılar. Mahkemelerin düzen kurabileceğini düşündüler. Hukuk düzeni ile tek başına hukukun bir imkansız misyonu olan ‘düzen kurma’ hayalini birbirine karıştırdılar. Sonuç hüsran.

Bütün dünyaları ilişki analizden ibaret olmasına rağmen, Hakan Fidan’ı MİT’in başına atanmış sade(ce) bir bürokrat olduğunu zannediyorlardı. Erdoğan’ı ise milletin seçtiği, işe bisikletle gidip gelmesini arzuladıkları bir Kuzey Avrupa ülkesinin başbakanı. Siyaseti ve dinamiklerini bu denli ıskalamak ve küçümsemek ancak bekçi perspektifi ile mümkün olabilirdi. Ergen düzeyde bir entelektüel zekayı aşamayan, farklı kesimlerle anlaşamayacakları konuları konuşmamayı çılgın bir başarı, klişe liberal temennileri tekrarlamayı dünya görüşü zanneden, lobiciliğin siyasi ve toplumsal hareket olduğunu düşünen karmaşık bir akıl ortaya çıktı. Akaidi mistik hezeyanlardan, fıkhı misyoner ahlaktan, hikmeti istihbarattan, siyaseti tedbirden devşiren kaotik bir dünya.

Genelkurmay başkanına kadar ulaşan askeri vesayetle mücadelenin; bir polis, bir savcı ve bir de hakimin kafa dengi olmasıyla hayata geçtiğini zannedecek kadar paralel bir evrene savrulmuşlardı. Zamanın ruhuna, siyasalın tabiatına karşı ancak bu kadar kör olunabilirdi. Türkiye ilk kez böylesine ilginç bir odakla karşı karşıya. Ana karargahı ve lideri Amerika’da mukim, siyasal teolojisi oldukça karmaşık ve seyyar, nevi şahsına münhasır bir ekosisteme sahip bir yapının neye ve nasıl dönüşeceğinin kolay bir cevabı yok. Geçmişte farklı siyasi hareketler kendi maceralarını yaşayarak değiştiler, dönüştüler veya normalleştiler.

İlk tepkilerine bakılırsa, Gülen Grubu, travmatik bir Kemalist-ulusalcı faza geçmiş durumda. 22 Temmuz dalgasına verilen tepkiler, kullanılan argümanlar, kurulmaya çalışılan sahnelerin tamamı bir deja vu hissi oluşturuyor. Erdoğan nefretinin merkeze alındığı, neo-ulusalcı bir sürreel dil çoktan yerleşmiş durumda. Sistematik yalan, kurgu ve abartma ekseninde her geçen gün içinden çıkılmaz hale gelen bir yaklaşım yerleşiyor. Bu siyasi bir kavgada kontrolsüz bir şekilde zuhur eden, normalde aynı aktörlerin içine düşmekten hicap edecekleri geçici bir maraz da değil. Çünkü yeni bir durum değil. 17 Aralık öncesinden başlayan, yıllardır istihbarat müptelası olmanın hazin sonunu tecrübe ediyorlar. Yıllardır zalime zalim, mazluma mazlum diyemeyen ‘tedbir dünyası’ zincirlerinden kurtulunca, karşımıza Mısır’daki Selefilerin Türkiye versiyonu tekfirci bir yapı olarak çıktı. Özellikle son sekiz ay boyunca, Erdoğan merkezli inşa ettikleri tekfir dili tam da Selefilerin Mursi’ye karşı kullandıkları taktikleri hatırlatıyor. Malum Selefiler de Mursi’yi neredeyse tekfir ederken, Sisi’nin yanında Kıpti Papası ve laik Arap milliyetçileriyle yan yana dizilmekten imtina etmediler. Basit bir soruyla bitirelim: Darbe girişimlerinde başarılı olsalardı, paralel darbe sahnesinde, kimler yan yana, hiç sorun yapmadan yer alırdı?