Şubat 2026. ABD'nin Orta Doğu'ya yaptığı askerî yığınak artık klasik caydırıcılık sınırlarını aşmış durumda. Uçak gemileri, stratejik bombardıman uçakları, Hint Okyanusu'ndan Körfez'e uzanan üs zinciri ve eş zamanlı diplomasi dili... Bu tablo, yalnızca bir kriz anını değil, uzun süredir örülen bir gerilim hattının doruk noktasını işaret ediyor.
Bu noktaya bir günde gelinmedi.
14 Eylül 2019'da Suudi Arabistan'ın dev petrol şirketi Aramco'ya ait iki tesisin dron saldırısıyla vurulması, küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 5'ini devre dışı bıraktı. Petrol fiyatları bir günde yüzde 20 artarak 72 dolar seviyesine yükseldi. Bu saldırı, Körfez'in kırılganlığını ve enerji güvenliğinin ne kadar kolay sarsılabileceğini dünyaya gösterdi. New York'ta BM Genel Kurulu sırasında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson, saldırının sorumlusunun "açık biçimde İran" olduğunu dile getirdi. Tahran ise bu suçlamayı reddetti. Ancak o tarihten itibaren İran dosyası yalnızca bir nükleer mesele değil, küresel enerji güvenliğinin merkezindeki jeopolitik bir dosyaya dönüştü.
4 Ağustos 2020'de Beyrut Limanı'ndaki 2.750 ton amonyum nitratın patlaması, Lübnan'ı fiilen çöküşe sürükledi. 220'den fazla insan hayatını kaybetti, 300.000 kişi evsiz kaldı. O patlama yalnızca bir liman felaketi değildi; Doğu Akdeniz'deki güç dengelerinin, devlet kapasitesinin ve vekil aktör siyasetinin nasıl iç içe geçtiğini gösteren sembolik bir kırılmaydı.
7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e yönelik harekatı sonrasında Gazze'de yaşananlar ise bölgesel denklemi geri dönülmez biçimde değiştirdi. İsrail'in Gazze'de yürüttüğü yıkım, İran destekli "direniş ekseni"ne karşı çok cepheli bir stratejiyi tetikledi. İsrail'in bölgesel askeri operasyonları, İran'ın caydırıcılığını aşındırdı; İran'ın vekilleri giderek zayıflatıldı. Böylece Tahran hem içeride ekonomik ve toplumsal baskılarla hem de dışarıda zayıflayan bölgesel nüfuzuyla karşı karşıya kaldı.
Bugün Pentagon'un konuşlandırdığı unsurlar – USS Abraham Lincoln, USS Gerald R. Ford, B-52 bombardıman uçakları, tanker filoları ve Hint Okyanusu'ndaki Diego Garcia gibi üsler – yalnızca İran'a dönük bir askeri kapasite gösterisi değil. Bu konuşlanma, Körfez'den Doğu Akdeniz'e, Hint Okyanusu'ndan Güney Asya'ya uzanan bir jeopolitik yay çiziyor. ABD sadece İran'ı baskılamıyor Bağdat yönetimini de Tahran'la ilişkisinden dolayı sıkıştırıyor.
Diego Garcia'nın üssünün vurgulanması tesadüf değil. Bu üs, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya'yı aynı operasyonel çerçevede birleştirebilen bir güç merkezi. ABD'nin yalnızca Körfez üsleriyle sınırlı kalmayacağını göstermesi, yığınağın bölgesel değil küresel bir stratejinin parçası olduğunu ortaya koyuyor.
Bu noktada kritik soru şu: Bu hazırlık gerçekten savaş için mi?
Orta Doğu analisti Dr. Sanam Vakil'e göre Vaşington'un amacı rejim değişikliği değil; stratejik boyun eğdirme. Yani İran'ın:
Başkan Trump'ın stratejisi baskı ve öngörülemezlik üzerine kurulu. Güç kullanma tehdidi masada tutuluyor çünkü amaç askeri zafer değil, İran liderliğini psikolojik ve stratejik olarak köşeye sıkıştırmak. İç protestolar, ekonomik daralma, bölgesel ağın zayıflaması... Washington bu kırılganlıkları kalıcı bir stratejik dönüşüme zorlamak istiyor.
Ancak bu dosyada yalnızca İran yok.
Bu kriz, Çin–ABD rekabetinin Orta Doğu'daki sahnesidir. Çin'in İran'la yaptığı uzun vadeli stratejik anlaşmalar, enerji güvenliği bağları ve Kuşak-Yol hattı, Tahran'ı Pekin için kilit bir düğüm haline getiriyor. İran'ın stratejik olarak zayıflatılması, Çin'in Batı Asya erişiminin daraltılması anlamına gelebilir. Hint Okyanusu'ndaki askeri konumlanma, Pasifik stratejisinden bağımsız okunamaz.
Bölge başkentlerinin temkinli tavrı da bu yüzden dikkat çekici. Ankara için İran'ın çökmesi Irak ve Suriye hattında yeni kaos demek. Doha, Riyad ve Abu Dabi için savaş, enerji altyapılarının hedef alınması riski barındırıyor. Mısır ve Ürdün için bölgesel savaş yeni mülteci dalgaları ve ekonomik sarsıntı anlamına geliyor. Bölge ülkeleri İran'a müdahale sonrası zincirleme istikrarsızlıktan çekiniyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, klasik bir savaş hazırlığından ötede duruyor. Bu, hibrit baskının zirvesidir. Diplomasi açık tutulur, yaptırımlar genişletilir, askeri yığınak artırılır, psikolojik mesajlar verilir. Savaş ile barış arasındaki gri alan bilinçli biçimde genişletiliyor.
Özetle İran'a yönelik askeri müdahale için yapılan yığınak artık yalnızca bir tehdit değil, küresel güç dengelerinin, bölgesel aktörlerin yeniden tanımlanan güvenlik önceliklerinin ve hibrit savaş mantığının eşzamanlı sahaya sürülmesi olarak okunmalı.
İran'dan beklenen stratejik teslimiyettir.
Vaşington gerçekten savaşa mı hazırlanıyor, yoksa savaşa hazır görünerek Tahran'ı masa başında diz çöktürmeyi mi hedefliyor?
Cevabı önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak o masada yalnızca bir müzakere süreci değil, bölgesel dengeleri yeniden yazabilecek bir saatli bomba duruyor.