11 Temmuz 2020 Cumartesi / 20 Zilkade 1441
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Sibel ERASLAN
sibeleraslan@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Huzurevleri ''kötü'' yerler midir?

19 Şubat 2020 Çarşamba

Geçtiğimiz hafta sürümde olan bir liste, huzurevi barındırmayan illerimizi sayıyor ve ardından da bu illeri tebrik ediyordu; ‘’ne mutlu huzurevi açılmamış olan o illerimize’’ şeklinde epey övgüyle paylaşıldı sosyal medyada...

Ben bunun ciddi ve tutkulu bir önyargı olduğunu düşnüyorum. Çünkü sadece sağlık ve güvenlik ihtiyacı yok büyüklerimizin, evet aileleri, torunları onlar için çok değerli ama arkadaşları, akranları ile hemhal olmak da onların hayatında atardamar mesabesinde mühim. Bir yaşlılıl raporunda okumuştum. Türkiye’deki yaşlılar yaşlılıklarında torunlarıyla birlikte yaşamak istediklerini söylemişler, Yunanistan’daki yaşlılar, yaşlılıklarında internet üzerinden çocukları ve torunlarıyla iletişim kurmak istediklerini söylemişler, Kanadalı yaşlılar ise, dünya turuna çıkmak istediklerini söylemişler... Siz yaşlandığınızda nasıl bir hayat tahayyül ediyorsunuz? Sarsıcı ve hazır olmadığımız bir soru... Valizi toplayıp çocuklarımızın evine mi taşınacağız? Yaşlılıktaki yalnızlık çok hazin... Hele manevi anlamda bağlantısı, ritüel seremonisi yoksa hakikaten çok ıssız yaşlılık. Herkesin çoluk-çocuk, torun-torba bir yaşantısı yok. Ve bu yakın zamanlarda çok daha zor olacak. Cinslerin birbirine güveni azalıyor, evlilik oranı düşüyor, evlilik yaşı yükseliyor. Bu sosyolojide, evde kedi, köpek olabilir ama koltuğunda örgü ören, Kur’an okuyan bir ihtiyar kolay duramaz.

Ayrıca, gençler gibi ihtiyarlar da değişiyor. Annem 74 yaşında vefat etti Allah rahmet eylesin, ama 73 yaşına kadar, resim, müzik, gezi ve dini anlamda zikr ve dua gruplarıyla hep birlikte yaşadı. Yani çocuklarının yanında kısılmış kalmış, sessizleşmiş, ne var ne yoklaşmış ihtiyarlar da tarihe karışıyor.

***

Hayatımızda pek çok önemli gün var; doğumgünleri, evlilik yıldönümleri, anneler günü, babalar günü, hatta geçen gün kediler günüydü. Etrafımızdaki tüm nesneler için bir özel gün var. Ama tüm bu hatırlamaların, günlük yaşamda kapitalistik bir içeriği var ve sevdiğimiz, değer verdiğimiz herkesin bu süreçte, nesneleşmesiyle de karşı karşıyayız. Yaşlandığını 50 yaşlarında hissetmeye başlayan okuyucularım yeni yeni sormaya başlıyorlar; ‘’dünyadaki herşeyi kutluyotuz da, niçin yaşlılığı kutlamıyoruz?’’

Oysa ‘’ihtiyar’’, fikir ve hür irade sahibi demektir. Geçen hafta İnsan Hakları Eylem Planı hakkında zihin yoran bazı yazar ve sivil toplum temsilcileriyle birlikteydik. Kadın hakları, gençlik hakları, aile hakları gibi mevzular konuşulurken sadece bir katılımcı, yaşlılık hakları da olmalı da bizim hukuk evrakımızda dedi...

2000’ler, küresel iletişimin hat safhada yoğunlaştığı, sanal olanın, gerçek olanın yerine hücum ettiği hatta çoğu kez kovduğu bir türbülans dönemini açtı. Gençler, ilişkisel düzeyde minimal bir yaşamı, küresel olarak takip ettikleri başka bir dünyadan kuruyorlar sanki. Stüdyo evlerde, ‘’L’’ koltuk üzerinde yaşanan bir hayat bu. 40 m2 ile 60m2 arasında değişen bir kare salon; bir kenarında daracık tuvalet ve duş, diğer kenarında mutfak işlevi gören bir köşe, 3.kenarında led ekran, 4. kenarındaysa hem üstünde oturulan, pizza yenilen, kompüterle iş yönetilebilen, hem de geceleyin yatıp uyunan ‘’L’’ koltuk... Yapayalnız diyerek acıyacağınız bu genç, aslında hiç de yalnız değil, elindeki mobil telefon ve internet iletişimiyle dünyanın dört bir yanından insanla aynı anda konuşabiliyor... Bir sürü farkındalık grupları var, hayvan hakları, göçmen hakları, yoksullara yardım... Evet bunların hepsine katılabiliyor. Film seyrediyor, müzik dinliyor. Bunların hepsini o 40 m2’lik yaşam karesinden çıkmadan, ‘’L’’ koltuğundan inmeden yapıyor...

Bir uzay filmi anlatmıyorum. Kiralık ev ilanlarına baktığınızda stüdyoların (kare ev), 1+1’lerin çokluğuna baktığınızda bu gerçekle çevrili olduğumuzu göreceksiniz...

Oysa biz Erich Fromm okuyarak büyümüş nesilleriz, sevmek bizim için insanlığın gereği... ‘’Bir insan başka birine ne verir?’’ diye soruyordu Fromm... ‘’Kendisinden verir; sahip olduğu en değerli şeyden, yaşamından verir. Bu, o kişinin yaşamını diğer insan için feda ettiği anlamına gelmez, aksine kendi içinde yaşattıklarından veriyordur; sevinçlerinden, ilgi duyduğu şeylerden, anlayışından, bilgisinden, mizahından, üzüntüsünden, içinde canlı olan her şeyden. Ve bazen bir şeyler vermek için bir bakış bile yetebilir.’’

Atomik bir yalnızlığa giden insanoğlu, yeni bir şehir mimarisine doğru yol alırken, yaşlanmak da kendine has bir mimariyi getirecektir diye düşünüyorum...