2017 yılında prematüre kuzu ceninleri, plastik bir torba şeklindeki yapay bir rahimde, tam dört hafta boyunca canlı tutulmuştu. Pennsylvania Philadelphia Çocuk Hastanesi'nde Dr. Alan Flake yönetimindeki araştırma ekibi, rahimdeki ortamı ve plasentanın işlevini olabildiğince taklit eden teknolojik bir sistem kullanmışlardı. Bu sistem; steril bir sıvı ortamında, oksijen ve besin akışını sağlayan bağlantılarla, anne karnındaki koşulları birebir yansıtacak şekilde tasarlanmıştı...
Şöyle bir tanımı var yapay rahim teknolojisinin: Yapay rahim teknolojisi, ceninin rahim dışında, sağlıklı gelişimini destekleyen, besin ve oksijen sağlayan, atıkları uzaklaştıran ve doğal gebelik sürecini taklit eden inovatif bir biyoteknolojidir.
Gerçekten de "yapay rahim teknolojisinin", insan ceninini de rahim dışı laboratuvar sistemiyle koruyabileceği söyleniyor, araştırmacılar tarafından. Bir bakıma prematüre bebekleri yaşatabilme fonksiyonu göreceği söylense de akla gelen soru; insanlık artık tabii koşullardaki doğum yöntemiyle değil de, bir mühendislik ürünü olarak laboratuvarlarda mı üretilecek, şeklinde...
Tarımda özellikle tohumculuk konusu nasıl ki, artık şirketlerin tekeline geçtiyse, söz gelimi ata tohumları tarihe karışıp, yerine, üretilmiş fenni ve kısır tohumsular geçtiyse, yarın öbür gün, rahim dışı laboratuvarlarda üretilmiş, teknolojik birer ürüne dönüşmüş insan nüfusları da görebiliriz.
Zaten hedeflenen dünya nüfus planlamasına da hizmet edebilecek bu teknoloji, insanın ayarlarını bozacak yeni bir aşamanın, aşama da değil aslında, tarihsel anlamıyla geri düşüşün resmidir.
İnsanın doğayla savaşması, çarpışması ve kontrolü ele geçirme sevdalısı bu bakış açısının gözü, ne yazık ki insana çevrilmiş durumda. İnsanı daha güçlü, daha kullanışlı hale getirmek gibi yüksek hedeflerle parlatılsa da teknolojik olarak üretilmeye çalışılan yeni insan, ekonominin metaı haline gelecektir ne yazık ki... Düşünsenize o naylon poşetlerde kuzu üreten teknolojinin, insan kalbi, insan kulağı, insan kolu veya bacağı gibi organları ürettiğini... Tıpkı ilaç sanayi veya aşı sektörleri gibi devasa bir insan yedek parçası sanayi oluşur. İnsanlar maddi durumlarına göre yaşamlarını kaliteli hale getirebilecek hatta yaşamlarını uzatabilecekleri implantlar sayesinde büyük bir metamorfoz dönemi yaşayabilirler... Gelir dağılımındaki radikal eşitsizliklerse, normal ve doğal yaşamlarını sürmeye çalışan insanlarla, geliri yüksek ve bedenini sürekli yenileyen süper insanların arasındaki uçurumu giderek korkunçlaştıracaktır.
Bir sinema filmi önerisi bırakayım bu arada konuyla ilgili; "Never Let Me Go" (Beni Asla Bırakma) Kazuo Ishiguro'nun kaleme aldığı aynı adlı romandan yola çıkılarak çekilmiş. Klonlanarak üretilen çocukların, vakti zamanı gelince birer yedek parça olarak diğer insanlara gövde desteği sağlamaları üzerine feci hüzünlü bir film... Yani bir gün o poşetlerin içinde üreteceğiniz bebeklere bir insan mı yoksa birer organ kaynağı olarak mı bakacağınızın sorgulamasının yapıldığı bir film... Muhakkak vakit ayırıp seyredin lütfen...
Tabii bu insan mühendisliğine pozitif olarak yaklaşanlar da var... Nitekim SingularityNET'in kurucusu Ben Goertzel, teknoloji cihazlarının insan vücudunun içine girmesinin kaçınılmazlığını anlatmak için verdiği örnek tam da bu bahsettiğimiz radikal eşitsizlikler adına çok önemlidir... "Düşünün çocuğunuz var ve sınıfındaki diğer bütün çocuklar ondan daha iyi. Çünkü diğer çocukların beyinleri Google'a veya hesap makinesine doğrudan bağlanabiliyor ve kendi aralarında haberleşebiliyorken sizin çocuğunuz onların arasında geri kalmış görünüyor. O her şeyi modası geçmiş metodlarla yapmak zorunda kalıyor ve beyinden beyine arkadaşları ile mesajlaşamıyor. Sınıf öğretmeni, artık sizin kızınızın bu sınıfta olamayacağını söylüyor. Böyle bir durumda ne yapardınız?'
İnsanın giderek insan olmaktan çıkıp bir meta haline dönüşmesi sonucunu getirmeyecek midir bu durum?
İnsanlığın kimya ve mekanikle olan tutkulu ilişkisi yaşlı gezegenimizi perişan etmiştir oysa... Atmosferdeki devasa delikler, okyanuslarda dev adalara benzeyen çöp kütleleri, iklim krizi dolayısıyla eriyen buzullar ve değişen eko sistem, artan sıcaklıklar, kuraklıklar, insanlığın kendi elleriyle bozduğu doğal dengenin yıkım sonuçlarındandır. Doğal olanı açgözlülükle yok eden, önce ağaçları, ardından kömürü, şimdilerdeyse nadir elementleri acımızca ve sorumsuzca yok ettikten sonra, gökyüzüne acı acı bakan insanlık... Doğayı kontrol etme saplantısıyla, doğal olan her şeye rahatlıkla eziyet edebilen ve bunu da uygarlık adıyla takdim edebilen insanlık...
Halbuki nesilleri ve ekinleri bozguna uğratmanın adı ne uygarlıktır, ne de ilerleme... Kur'an-ı Kerim buna; ifsad etme der. Bozmak gibi düşünebiliriz anlamını...
Biz dünyayı, dünyanın doğal dengelerini kendi ellerimizle bozduk...