Mustafa Kemal Paşa 1 Mayıs 1920'deki Meclis konuşmasında millî sınırları, "Antakya'dan Halep ile Katma istasyonu arasından Cerablus Köprüsü'nün güneyinde Fırat Nehri'ne ulaşır. Oradan Deyrizor'a iner, oradan doğuya uzatılarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye'yi içine alır" şeklinde tarif etmişti.
Ankara'nın diğer ileri gelenleri de buna benzer hatları defalarca zikretmişlerdi. Durum böyle iken 1920 ile 1923 arasında ne olmuştu ki Ankara, bu beyanlarının gerçeklik kazanacağı Lozan'da, Misak-ı Millî'yi yok sayan bir tutum sergilemişti?
Bu dönemde "Ankara'da neler oluyor" dedirten en dikkat çekici gelişme, İçişleri Bakanlığı'nın hazırlamış olduğu 6 Ocak 1921 tarihli rapor ve buna istinaden alınan hükümet kararıdır. Bu raporda, Türk askerinin kontrolünde olan Menbiç hakkında "Buradaki nüfus Çerkezlerden ve Araplardan oluşuyor" iddiasıyla "Türkiye idaresine alınamaz" deniyordu. Mustafa Kemal başkanlığında toplanan Heyet-i Vekile de bu rapora dayanarak "Tamamen Arap olan Menbiç'te Türk idaresi tesis edilmesi uygun görülmemiştir" şeklinde bir karar almıştı.
Oysa 1918'de Osmanlı memurlarının yaptığı nüfus istatistikleri, Menbiç'in batı ve kuzeyinin tamamen Türk olduğunu; güneyinde de Türklerin yaşadığını gösteriyordu. Üstelik Ankara'nın bu kararı, Mondros Mütarekesi'nin "Ahalisi Arap olan yerlerin geleceğine halk karar verir" şeklindeki ilk maddesinin ilk bendine de aykırıydı. Nitekim sonucu bilindiği için Menbiç'te oylama yapılmamıştı.
Bugün güvenliğimiz açısından ne kadar önemli olduğunu gördüğümüz ve o dönemde iki defa Fransız işgalinden kurtardığımız Menbiç, bu karar doğrultusunda Misak-ı Millî'nin cenaze töreni anlamına gelen 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması ile tekrar Fransızlara verilmişti. Bu antlaşmayla birlikte Fransa'nın Ankara Hareketi'ne desteği de zirveye çıkmıştı. Anadolu'da işgal ettikleri yerlerden çekilen Fransızlar, ellerindeki topları ve 100 bin Alman tüfeği ile silah başına bin mermiyi de Ankara'ya teslim etmişlerdi. Hatta bazı Fransız subaylar da "yeni ordu"da görev almıştı. Ankara Hareketi'nin Paris Temsilcisi Nihad Reşad da Fransızların çeşitli silah tekliflerini Ankara'ya iletiyordu.
ANKARA ONLARI TERK ETMİŞTİ AMA ONLAR TÜRKİYE'Yİ TERKETMİYORDU!
Kendisini inanç, ırk ve kültür bakımından Türkiye'nin ayrılmaz parçası olarak gören ahali, büyük şok yaşamıştı. Antlaşma, TBMM'de de yoğun tepkiye sebep olmuştu. Gizli oturumda konuşan vekiller, bu anlaşma ile Misak-ı Millî ruhunun katledildiğini söylemişlerdi. Gerçekten Misak-ı Millî topraklarını muhafaza uğruna Rakka'da, El-Bab'ta, Telabyad'da, Telafer'de kısacası İdlib'den Afrin'e, Cerablus'tan Haseke'ye kadar uzanan bölgede birçok şehit verilmişken, kendi kontrolümüz altındaki bu toprakların Fransızlara hediye edilmesi anlaşılır bir durum değildi.
Oysa Türkiye, Menbiç ile o kadar bütünleşmiş durumdaydı ki, "Menbiç'in bizimle ilgisi yok" kararı alan hükümetin üç yıl sonra yayınladığı "TBMM 1924 Yılbaşı Armağanı Haritası"nda Menbiç, Türkiye'nin yönetiminde gösterilmişti.
Osmanlı Devleti'nin İtilaf devletlerinin toplandığı kurtlar sofrasında verdiği muhtıra, sahadaki gerçeklerle de birebir örtüşen en güçlü delil iken Ankara Hükümeti, Fransızlarla yeni bir anlaşma yoluna gitmişti. Çatışmaların sona ermesini temin için "geçici" olarak belirlendiği söylenen bu sun'i ve zoraki sınır günümüze kadar aynen devam etmişti. "Zoraki sınır" idi, zira Antakya ile Menbiç arasındaki bölge Türk nüfusundan oluşuyordu. Nitekim yoğun yıldırma politikalarının uygulandığı bir asır geçmesine rağmen, Cerablus, Azez ve kuzey El-Bab bölgelerinde bugün hâlâ Türkmenler meskûndur.