12 Ağustos 2020 Çarşamba / 22 ZilHicce 1441
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Fadime ÖZKAN
fozkan@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Moro barışında Türkiye üçüncü taraf

30 Haziran 2015 Salı

Birbirimizi öldürerek daha fazla devam edemezdik. Barışmak zorundaydık”. On günü bulan kapsamlı Filipinler gezimizde en fazla duyduğumuz cümle bu oldu. Barışın tesisindeki kararlılığı “düşmanı” tarafından da takdir edilen Başkan Aguino’nun adamları, Filipinler Hükümet yetkilileri, Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MIKC) ve Filipinler Ordusu komutanları hep aynı şeyi söylediler. 

“Savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz” düşüncesine ne yazık ki yüz yirmi bin insan öldükten sonra varabilmişler.

Gerçi “terör” 1970’lerin başında başladıktan kısa süre sonra barış görüşmeleri de başlamış ve ilk anlaşma 1974’te yapılmış ama her seferinde bir şekilde başa dönülmüş. Çatışmayı bitirecek adil bir anlaşmaya varamamak, anlaşma aşamasında başlayan saldırılar, anlaşmanın uygulanamaması ya da yasanın geri dönmesi gibi sebeplerle ölmeye-öldürmeye devam etmişler.

Şu an durum şöyle Filipinler’de: Barış anlaşması Bangsamoro Temel Yasası adıyla metne dökülmüş, Temsilciler Meclisi’nin onayı bekleniyor. Tatile çıkan Meclis’in tutumunun kestirilememesi nedeniyle gergin bir bekleyiş var. Taraflar tekrar savaşmak istemiyor ama “barışın hayata geçirilememesi halinde ne yaparız bilmiyoruz” diye başlayan cümleyi “mücadeleye devam”la bitiriyorlar buruk bir ifadeyle.

Barışmanın, yeni hayatı kurmanın zor ama gerekli ve güzel olduğu gerçeği öyle kristalize olmuş ki Filipinler’de, insan imrenmekten ve “ya bir terslik olursa” diye onlar için endişe etmekten alıkoyamıyor kendini.

Peki, biz ne tür faydalar devşirebiliriz Moro barış sürecinden? Onların hatalarını tekrarlamaktan nasıl geri durabiliriz, hangi dersleri çıkarabiliriz?

Öğretici olan ve gecikmeden temini-tesisi-tamiri gereken iki nokta var bana göre. Birincisi; çözüm sürecinin ve nihayetinde kalıcı barışın ancak ve ancak güçlü liderlerle mümkün olduğu gerçeği. 

Türkiye’de de süreç böyle başladı. Meselenin yüzyıllık bagajına, kayıpların yarattığı duygusal ağırlığa, fervasız siyasi eleştirilere, tabanının teşkilatının hatta kabinesinin olası olumsuz tavrına rağmen Erdoğan sürecin tüm siyasi riskini sırtlandı, sarsılmaz bir irade ortaya koydu ve çözüm fikrini sabırla topluma yaydı. Öcalan da aynı şekilde büyük bir inisiyatif aldı ve tabana, örgüte, Kandil’e “silahlı mücadele dönemi bitmiştir” dedi. Ancak şu an durum böyle değil. “Seni başkan yaptırmayacağız” mottolu siyaset iki liderin de gücünü aşındırdı ama oraya barışı sağlayacak yeni bir irade de koyamadı.

İkincisi ise yeni bir mekanizmaya duyulan ihtiyaç. Türkiye’de çözüm süreci mekanizması tarafların dolaylı görüşmesi ve mesaj iletme üzerine kurulu. Devlet adına MİT heyeti Öcalan ile görüşüp konuyu bir noktaya getiriyor, daha sonra HDP heyeti adaya gidiyor ve Öcalan’ın talimatlarını önerilerini alıp Kandil’e götürüyor. Kandil bunu görüştükten sonra HDP heyeti sonucu alıp İmralı’ya götürüyor. Ve sonra tekrar devlet heyeti konuşuyor... Bu böyle devam ediyor ve haliyle sonuca varmak zorlaşırken, süreç gevşiyor, suistimal ihtimali artıyor.

Bölgenin durumunu dikkate alarak mekanizmayı hızlandırmaya, doğrudan görüşmeleri sağlayacak yeni bir mekanizma geliştirmeye ve tıkanan noktaları aşmayı kolaylaştırmak için de “üçüncü taraf” seçeneğini ciddi şekilde düşünmeye ihtiyaç var artık.

Filipinler öyle yapmış. Üçüncü tarafa ihtiyaç olduğunu 2001’de görüşmelerden netice alamadıklarını kabul ettiklerinde idrak etmişler ve Filipinler, Malezya’yı “kolaylaştırıcı” tayin etmiş. Bu da yeterli olmayınca MIKC’nin talebiyle sekiz kişilik uluslararası temas grubu oluşturulmuş. Türkiye de bu grupta. Ayrıca MIKC’nin silahlarını teslim ettiği Bağımsız Silahsızlandırma Heyeti’nin başkanı da bir Türk, eski büyükelçi Haydar Berk. Her iki taraf da barışa ulaşmalarını üçüncü tarafın hizmetlerine bağlıyor ve Türkiye’nin süreçteki varlığını ise Müslüman bir ülke olması, Morolulara sahip çıkması ve güven oluşumuna katkıları dolayısıyla çok önemsiyorlar.

Not: Bu önemli çalışmayı yapmamızı sağlayan DPI yönetimine, başta Esra Elmas olmak üzere tüm çalışanlarına ve DPI başkanı Kerim Yıldız’a bilhassa teşekkür etmek isterim. Türkiye, çatışma çözümlerinde mühim bir hafızaya-pratiğe sahip olan DPI’den daha fazla faydalanmalı.