NATO, 1949 yılında SSCB'nin yükselişine karşı ABD öncülüğünde bir güvenlik örgütü olarak inşa edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan bu sistem, Sovyetleri dengelemek amacıyla askeri planlamalar geliştirdi, üye ülkelere teknoloji ve savunma desteği sağladı. Meşhur 5. maddesi ise, üyelerden birine yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış sayılacağını hükme bağladı.
Bugün gelinen noktada ise tablo oldukça farklı. ABD Başkanı Trump'ın, Hürmüz operasyonuna destek verilmemesi halinde NATO'dan ayrılabileceklerini ima eden açıklamaları, bu ittifakın geleceğinin nereye evrileceğine dair ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Washington Antlaşması, yani Kuzey Atlantik Antlaşması, NATO'nun coğrafi sınırlarını açık şekilde Avrupa ve Kuzey Amerika ile tanımlamıştı. Ortadoğu bu çerçevenin dışında bırakılmıştı. Bu nedenle İran meselesi, NATO'nun kurucu mantığı açısından zaten gri bir alan oluşturuyor. Üstelik mevcut tabloda saldırıyı başlatan taraf İran değil, ABD ve İsrail.
Bu durum, ABD'nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni devre dışı bırakarak attığı tek taraflı adımların uluslararası sistem üzerindeki etkisini daha da görünür kılıyor. Küresel ekonomi politiği dalgalandıran bu hamleler, yalnız bölgesel değil, sistemsel bir istikrarsızlık üretme potansiyeline sahip.
Avrupa'nın bu süreçte mesafeli durması bu nedenle şaşırtıcı değil. ABD, İsrail ile birlikte başlattığı İran dosyasını büyük ölçüde kendi başına yönetmek durumunda kalmış görünüyor. Bu da Washington'ı istemese de Rusya ve Çin ile temas kurmaya zorlayabilecek bir tabloyu beraberinde getiriyor.
Körfez ülkeleri açısından ise durum daha karmaşık. Eğer İran'a karşı açık bir cepheye dahil olurlarsa, bu sürecin İbrahim Anlaşmaları'nın devamı niteliğinde yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine evrilmesi mümkün. Bu noktada Körfez İşbirliği Konseyi'nin rolü daha fazla öne çıkabilir.
ABD–Avrupa Gerilimi: Eski Bir Fay Hattı
Bugün Trump'ın NATO'dan çıkma tehdidiyle zirveye ulaşan gerilim aslında yeni değil. ABD yönetimleri uzun süredir Avrupa'yı Rusya ve Çin karşısında yeterince sert davranmamakla eleştiriyor.
Biden döneminde Ukrayna'nın yoğun şekilde silahlandırılması ve savaşın derinleşmesi, Avrupa ile Rusya arasındaki son dengeleri de ortadan kaldırdı. Bunun sonucu olarak Avrupa ciddi bir enerji krizine sürüklendi.
Kasım 2025'te yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi bu kırılmayı daha da netleştirdi. Trump yönetimi Çin'in etkisini sınırlamayı hedeflerken, aynı belgede Avrupa Birliği'nin de ekonomik anlamda rakip olarak tanımlanması dikkat çekiciydi. Bu, ABD'nin kendi müttefiklerine bakışında önemli bir zihniyet değişimine işaret ediyordu.
Benzer bir gerilim Dünya Ticaret Örgütü'nde de uzun süredir yaşanıyor. ABD, kendi kurduğu sistemin Çin'e büyüme alanı açmasından rahatsız olurken, Avrupa'yı da Çin'i yeterince zorlamamakla suçluyor. Bu nedenle DTÖ'nün Temyiz Organı'na yargıç atanmasını bloke ederek sistemi fiilen kilitlemiş durumda.
Bugün bu gerilim artık ekonomik alanı aşmış, güvenlik başlığına taşınmış durumda. NATO'nun geleceği bu nedenle yalnız askeri değil, aynı zamanda siyasi bir mesele haline gelmiş bulunuyor.
Süveyş'ten Hürmüz'e: Tarihin Tekerrürü mü?
Avrupa'nın bugün ABD'yi Hürmüz meselesinde yalnız bırakması, ister istemez 1956 Süveyş Krizi'ni hatırlatıyor. O dönemde ABD, İngiltere ve Fransa'yı yalnız bırakmıştı. Bugün ise roller tersine dönmüş gibi görünüyor. Bu benzerlik, Atlantik ittifakının artık otomatik işleyen bir mekanizma olmadığını; çıkarların giderek daha açık şekilde ayrıştığını gösteriyor.
Trump ve "Düzen Kurma" Meselesi
Trump'ın NATO'yu dönüştürme ya da yeniden tanımlama isteği açık. Ancak bunu gerçekleştirebilecek bir uluslararası meşruiyet zemini henüz oluşmuş değil.
Tarihsel olarak düzen kurucu liderler —Metternich, Roosevelt, Wilson gibi— ya büyük savaşların kazananı olmuş ya da uluslararası saygınlık üretmiş figürlerdi. Trump ise bu iki özelliği aynı anda taşıyan bir lider olarak öne çıkmıyor.
Üstelik yaklaşan ara seçimler, Trump'ın manevra alanını daha da daraltabilir.
Türkiye'nin Konumu: Tarihsel Hafıza ve Yeni Denge
Türkiye açısından mesele daha derin bir tarihsel arka plana sahip.
Türkiye 1952'de NATO'ya katıldı. Bu süreçte üç kez başvuru yapıldı ve Kore'ye asker gönderildi. O dönemde NATO üyeliği iç politikada ciddi bir tartışma yaratmadı; Demokrat Parti ile CHP arasında bu konuda geniş bir mutabakat vardı.
Bunun temel nedeni görece Sovyet tehdidiydi. Stalin'in Boğazlar ile Kars ve Ardahan üzerindeki talepleri, Türkiye'yi doğrudan bir güvenlik baskısı altına sokmuştu. Bu nedenle NATO üyeliği bir tercih değil, zorunluluk olarak görüldü.
1960'lı yıllarda ise tablo değişti. SSCB'nin daha mutedil bir çizgiye yönelmesi ve Johnson Mektubu gibi krizler, Türkiye'de NATO'ya yönelik eleştirileri artırdı. Özellikle sol hareketlerin yükselişiyle birlikte NATO karşıtlığı daha görünür hale geldi.
Bugün ise Türkiye bambaşka bir noktada. 1945 sonrası kurulan sisteme hızla entegre olan, o dönemde ekonomik ve askeri açıdan zayıf bir ülke olan Türkiye, artık farklı bir kapasiteye sahip. Savunma sanayisine yaptığı yatırımlar, artan bölgesel rolü ve çok yönlü dış politikasıyla daha esnek bir pozisyon elde etmiş durumda.
Ankara Zirvesi: Bir Dönüm Noktası mı?
7–8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi, bu açıdan kritik bir eşik olabilir.
Bu zirve, yalnızca NATO'nun geleceğini değil, aynı zamanda Atlantik ittifakının hangi yönde evrileceğini de belirleyebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hem Washington hem Brüksel ile diyalog kurabilen bir aktör olarak bu süreçte önemli bir rol üstlenmesi muhtemel.
Dışişleri'nin yoğun hazırlığı da bu nedenle dikkat çekiyor.
Bugün NATO etrafında yürüyen tartışma, yalnızca bir askeri ittifakın geleceğiyle ilgili değil.Bu tartışma, aynı zamanda ABD'nin küresel rolünün, Avrupa'nın stratejik yöneliminin ve yeni uluslararası düzenin nasıl şekilleneceğine dair daha büyük bir sorunun parçası.
Sorulması gereken soru belki de şu: Trump NATO'yu değiştirebilecek mi, yoksa NATO'nun dışında yeni bir denge mi kuracak?