Bir mekân tahayyül edin. Dışarıdan bakınca nizam var sanırsınız. İçeri girince anlaşılıyor ki nizam zannettiğiniz şey, kokunun tertipli dağıtımından ibaret.
Ve fakat kimse havayı suçlamıyor. Herkes mendiline biraz rayiha sürüp tebdil ediyor. İfna olmuş bir şeyi idare ediyor görünmek, ıslah etmekten daha muteber sayılıyor.
Ceset taşımaya liyakat, diriltmeye ehliyetten daha mühim telakki ediliyor. Tuhaf ki cesedi omuzlayanlar, kendilerini mütefekkir sanıyor.
Kirişler un ufak olmuşken cumbayı boyayanların cüretidir asıl felaket. Tavan akarken avize kataloğu karıştıranların ciddiyet suratıdır.
Haysiyetin tabutu taşınırken protokol nizamı kuranların vakar taklididir.
İşte bizim memlekette nice mahfil böyledir. İçeride meyyit var. Fakat orada bulunan muhterem zevat, meyyitin üstüne atlas örtü çekip buna da müessese vakarını muhafaza etmek diyor.
Dakota yerlilerinin o meşhur sözü işte tam burada tokat gibi iniyor insanın suratına. Bindiğin at öldüyse ineceksin. Bu kadar.
Fakat bizimkilere bakıyorsun, at gebermiş, gözleri cam kesmiş, üstüne sinekler mevlit okuyor, bunlar hâlâ hayvana hız semineri veriyor.
Yetmiyor, yeni eyer siparişi geçiyor. Yetmiyor, kamçı ithal ediyor. Yetmiyor, bir de "sorun atta değil algıda" diye irfan taslıyor.
Bizim en büyük sefaletimiz, leş gibi bir manzarayı, birkaç tumturaklı kelimeyle müzeyyen kılıp millete satmak.
Pek mütehakkimdirler.
Pek müteşekkil görünürler.
Fakat hakikat karşısında fevkalâde mütereddit, mesuliyet karşısında acayip derecede sünepedirler. En kuvvetli tarafları, suçu havaya, zamana, zemine, personele, talihe, yıldız haritasına, merkür retrosuna atabilmeleridir.
Onların lügatinde hata yoktur, revizyon vardır. Fesat yoktur, geçiş süreci vardır. Kayırma yoktur, kurumsal refleks vardır. Ölü at yoktur, yorgun ama potansiyelli bir binek vardır.
Ne kadar latif bir madrabazlık.
Düpedüz Kahneman ile Tversky'nin batık maliyeti.
Yatırdığı itibar, harcadığı ömür, dağıttığı vaat, kurduğu klik, tuttuğu liste, elediği adam, susturduğu vicdan, yediği kul hakkı, örttüğü arıza, parlatıp piyasaya sürdüğü kofluk...
Bizim muhteris idare erbabı, cesedi taşımanın adını sadakat koyar. İnatlarını ilke diye pazarlar. Molozu muhafaza etmeyi istikrar sanır. Kabiliyetsizliği vakar, hoyratlığı disiplin, menfaati teamül, tenkidi fitne diye yaftalar.
Önce dil bozulur, sonra ölçü bozulur, insanların içindeki hayâ çekilir, sıradan kötülük, gündelik teamül olur. Haksızlık mecburiyet diye yutturulur. Ehliyetsiz adam, sadakat kisvesiyle baş köşeye kurulur. İş bilen kenara itilir. Karakter sahibi ya sürülür ya susturulur. Sonra da dönüp "niçin bereket kalmadı" diye ağıt düzülür.
Bereket, leşle aynı çatıda durmaz efendiler.
Herkes yerinde görünür ama hiç kimse yerli yerinde değildir. Her şey işlemektedir ama hiçbir şey yürümemektedir. Evrak akar, imza akar, toplantı akar, dedikodu akar, vehim akar. Yalnız hakikat akmaz. Yapay bir manzume kurulmuştur.
İçeridekiler, yıllar süren maruziyetten olsa gerek, buna iklim demeye başlar. Hatta övünürler. "Bizim kendimize mahsus bir atmosferimiz var" derler.
Evet vardır. Bataklığın da kendine mahsus bir atmosferi vardır.
Sülük için cennet olan yer, insan için afettir.
Kokuyu kullanarak hâkimiyet devşirenler, elbette pencere açılmasını istemez. Güneş girerse küf görünür. Su çekilirse kimlerin çamurda debelendiği ortaya çıkar.
Koku bir yere kadar kapalı tutulur. Sızar, duvara siner, elbiseye, isimlere, tarihe siner, en sonunda da çocukların hafızasına. İşte o vakit hiçbir unvan, hiçbir mücevvef nutuk, hiçbir tumturaklı tabir, hiçbir idarî artistlik o kokuyu temizleyemez.
Siz kendinizi biliyorsunuz!
Hangi kapının ardında hangi korkunun saklandığını, hangi masanın üstünde hangi hakkın boğulduğunu, hangi tebessümün altında hangi hesapların gezindiğini siz benden iyi biliyorsunuz.
Dur okuyucu!
Şimdilik yalnızca uzaktan bakıyorum. Yüzeydeki sükûnetin altında nasıl bir irin kaynadığını görüyorum.
Telaş etmeyin!
Sizi bir çırpıda ele vermek gibi aceleci bir hevesim yok. Avını hemen sıkan toy avcılar gibi davranacak değilim.
Dur okuyucu!
Henüz feneri yüzünüze tutmuş değilim.
Henüz kokunun menşeini parmağımla göstermiş değilim.
Şimdilik sadece suyun rengini izliyorum, sineklerin hangi yöne üşüştüğünü kaydediyorum.
Dur okuyucu!
Seni henüz şimdi afişe edecek değilim. Sancı vere vere, yavaş yavaş...