03 Aralık 2020 Perşembe / 17 RebiülAhir 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Ahmet TAŞGETİREN
atasgetiren@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Orada ne olacak?

22 Eylül 2016 Perşembe

Hacılar dönüyor. Biliriz, Arafat “mahşerin provası”dır. Statülerden, mal - evlad gibi

güç kudret unsurlarından soyutlanmış, kefeni hatırlatan iki parçalık bez ile Yaradan’ın huzurunda duruş.

Mahşer de böyle olacak.

Ve herkese “İkra’ kitabek - Oku kitabını” denecek.

Dil sussa bile eller, ayaklar, hatta deriler tanıklık yapacak. Herkes kendi hesap defterinin derdine düşecek. Öyle ki kişi kardeşinden,eşinden, çocuğundan kaçacak.

Orada mutlak şeffaflık olacak.

Her fiilin içine konan niyetler de ortaya çıkacak.

Düşünüyorum da, başka başka Müslümanlıklar yaşıyoruz ve her birimiz diğerimizin Müslümanlığını yetersiz görüyor, hatta İslam dışı sayıyoruz. Elbet kendi dini telakkimizden de memnunuz.

Bir grup adam, taa Peygamber aleyhisselatü vesselam zamanında sahte bir mescid inşa etmiş. Kur’an’da o mescid için “mescid-i dırar - Zarar ve inkar mescidi” hükmü verilmiş. Ve o mescid yıkılmış. Ama bu hükmü Allah Teala veriyor, Rasulullah uyguluyor. O günün meşru mescidi Kuba mescididir.

Allah Teala Dırar Mescidi için şu hükmü bildiriyor:

“Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.” (Tevbe, 107)

Hemen alttaki ayette de meşru mescide işaret buyuruyor.

“Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (Tevbe, 108)

Burada önemli olan, bir yapının meşru olup olmadığını, bizatihi Yaratan’ın hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bildirmesidir.

O dönemdeki zihni - kalbi problemlere de ya bir ayeti kerime çözüm getirmiş ya da Rasulullah’ın bizzat kendisi.

Sonra farklı yönelişler geliyor. Bazen siyasi farklılıklardan, bazen başka sebeplerden... Öyle ki daha Rasulullah’tan sonra gelenilk on yıllarda mü’minler arası savaş çıkıyor, ölenler oluyor... Ve farklılıklar, zaman içinde inanç meselelerini de içine alan “dini mahiyet” kazanıyor. Farklılıkların inanç meselelerini de içine alır hale gelmesi, kişilerin din içinde kalıp kalmaması tartışmasını da beraberinde getiriyor. Çünkü bir insanın, dinen yasaklanmış bir işi yapması onu günahkar yapsa da dinden çıkarmıyor, ancak inanç meselesindeki sapma, din ile olan ana bağı sarsıyor ve “Kişi dinden çıktı mı çıkmadı mı?” sorularını sorduruyor. Fıkıh, Kelam ilimleri bu tartışmaların külliyatı ile doludur.

Bugün:

Türkiye’nin içinde yaşadığı hadiseler.

İslam dünyasının içinde yaşadığı hadiseler.

Kendi durduğu yeri kutsayan ve tüm “Öteki Müslümanlar”ın üstünü çizen anlayışlar. Savaşa, ölüp öldürmeye kadar uzanan yok saymalar...

Ne dersiniz, ne olacak bizim halimiz mahşer ortamında, “Malik-i yevmiddin”in huzurunda? Hangimizin dünyada iken yaşadığı ve başka mü’minlere karşı savaşa soyunmayı meşru kabul ettiği “yol” Yaratan (c.c.) tarafından da meşru görülecek?

Bu sorunun cevabını oraya bırakmanın derin bir yanılgı olacağı muhakkak. “Yanılmışım” dediğinizde, dünyada iken hukukunu çiğnediğiniz mü’minler - insanlar için ödenecek bedeli taşımak kolay değil.

Bu soruyu bu dünyada iken sormalı ve hem kendi içimizde hem birlikte hareket ettiğimiz yapılarda sıhhatli bir yol tutmaya, başkalarını yargılarken de, Allah’ın huzurunda savunulabilir hükümler vermeye itina etmeliyiz.

Mü’min kardeşini gıyabında olumsuz şekilde anmayı “Onu öldürüp etini ağzında çiğnemek” olarak tanımlayan bir Kitabımız var. Ya onu açıkça öldürmenin savunması yapılabilir mi?

Ben mahşer aydınlığında yaşamak diyorum. Ya da orada savunulabilir işler yapmak...