Serdar AKBIYIK

sakbiyik@stargazete.com

PERDEDEKİ KARAKTER KENDİMİZE BAKMAMIZI SAĞLAR

25 Kasım 2018 Pazar

Halef filmindeki rolüyle 6. Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü alan Muhammet Uzuner başarılı sinema yolculuğunu Star Gazetesi okuyucuları için değerlendirdi.

Sinemamız ikiye bölünmüş bir endüstri. Bir tarafta gişe filmleri diğer tarafta ise festival yapımları veya sanat filmleri. Yurt dışında sanat filmleriyle tanınan bir ülkeyiz. Onun için bu tür yönetmenlerimizin çektiği filmler önemli. Ve tabii bu tür filmleri üzerlerinde taşıyabilecek oyuncular da çok önemli. Bu anlamda sinemamızın biraz sıkıntıda olduğunu düşünüyorum. Yoksa sanat filmlerinde çoğunlukla aynı isimleri görmezdik. Mesela Ercan Kesal’ı her yıl birkaç filmle beyazperdede seyrediyoruz. İyi ki de seyrediyoruz, gerçekten çok değerli bir oyuncu ve sanatçı. Ama onun bu kadar çok yapımda yer alması eldeki oyuncu seçeneklerinin kısıtlı olmasından da kaynaklanıyor. İşte bu hafta konuğumuz olan Muhammet Uzuner’i bu anlamda çok önemsiyorum. Çünkü beyazperdedeki macerası dikkat çekici şekilde başarılı. Bir Zamanlar Anadolu’da, Küf ve son olarak 6. Boğaziçi Film Festivali’nde ödül aldığı Halef filmiyle kabiliyetini kanıtladı. Beyazperdeye çok yakışan bir fiziği ve ses tonuna sahip, bir de üzerine kabiliyetini koyduğumuzda sinemamız için önemli bir isimle röportaj yaptığımızı söyleyebiliriz. İşte Muhammet Uzuner’in sorularımıza verdiği cevaplar...

Senaryo size geldiğinde etkilendiğiniz ve rolü kabul etmenize sebep olan şey neydi?

Halef’in senaryosu birkaç bakımdan hoşuma gitti. Senaryonun kurgusu merak ögesi açısından iyiydi. Başıma böyle bir şey gelseydi ne yapardım diye hayli düşündüğümü hatırlıyorum. Ama senaryonun asıl cezbedici yanı dışardan gelenle içerde olanın hayat karşısındaki tutumları ve bu iki karakterin çatışmalı ilişkisiydi. 

Rolünüzden bahseder misiniz?

Mahir, İstanbul’da yaşayan bir matematik öğretmeni. Uzun süredir uzak durduğu köyüne babasından kalan portakal tarlasını satmak üzere geliyor. Çocukken yaşadığı travmatik bir olayın girdabına tekrar düşüyor. Ölüm-yaşam üzerine düşünmeye, sorgulamaya başlıyor. 

Bazı rollere hazırlanmak gerekir. Bazıları ise şimdiye kadar biriktirdiğinizden çıkar. Bu hangisine yakındı?

Bu kez cebimde olmayan ve beni çok korkutan bir rolle karşı karşıyaydım. Mahir’in epilepsi hastası olması ve senaryoda birkaç kez epilepsi krizi geçirecek olması bütün rol hazırlığımda ağırlıklı bir yer tuttu. Bu tür zorunlulukların iyi çalışılması ve iyi oynanması gerçeklik duygusu oluşturmak için çok önemli.  Krizler hakkında çok araştırdım. İlgili doktorlara sorular sordum. Krizlerin süreleri, biçimleri, kendine gelme aşamaları vb. Böyle bir duruma daha önce hiç tanık olmadığım için internetten birçok video izledim. Çok moral bozucu bir süreçti maalesef. Hiç prova alamadım. İlk krizim sette oldu ve yönetmen de kullandı. 

Halef’in konusunu ve finalini düşünürsek fazlaca karamsar değil mi? 

Ben filmi karamsar bulmuyorum. Hayat üzerine bir düşünme zamanı diye algılıyorum. Perdedeki karakterlerin hayata yanlış ya da doğru tutunuşlarını görmemiz kendi hayatımız ve kendimizin hayata-hayatımıza verdiğimiz tepkileri tekrar düşünmemizi sağlar. Film izlememizin, tiyatro seyretmemizin, kitap okumamızın ya da bir resim veya heykele bakmamızın nedeni bu değil mi?

Mahir şehirde yaşadığı için köklerinden daha analitik bir düşünüyor. Ama ölümle karşılaşınca yelkenleri suya indiriyor...

Mahir karakteri de her insan gibi ölmek değil yaşamak istediği için yaşamın farklı algılanış biçimlerine yakınlık hissediyor. Bu bir arayış. Film bana göre bir inanç meselesini ele almıyor; inanıştan yola çıkarak varlık ve yokluk üzerine düşünmemizi istiyor. 

Sinemamızda şehirli insanın dertleri ve hikayesi sizce yeterince doğru anlatılıyor mu? 

Sanat alanında doğru-yanlış ekseni pek tatmin edici gelmiyor bana. Her sinemacı neyi dert ediyorsa kendi istediği biçimde ifade ediyor. Taşra hikayelerinin çoğunlukta olduğunu görüyoruz evet. Belki de taşra ortamı insanı anlatmak için daha yoğunluklu bir atmosfer sağlıyor olabilir. İlişkilerin, çatışmaların daha aşikar olduğu koşullar olabilir. Belki de şehirde yaşayanlarımızın çoğu hâlâ taşrada yaşıyordur. Türkiye’de kentte yaşayanların pek azının kentli refleksleri olduğunu düşünüyorum  

Oynadığınız filmlere baktığımızda, Bir Zamanlar Anadolu’da, Küf ve Halef gibi filmler gerçekten önemli yapımlar. Bu anlamda bir seçim kriteriniz var mı? 

Biraz şanslıyım diyelim. Elbette seçiciyim sinema konusunda. Güzel projelerle çakıştı yolum. Bir senaryoyu okurken kendi oynayacağım karakterle birlikte hikayenin bütününe de bakıyorum. Kendimi projeye ait hissetmiyorsam teklif edilen rolün güzel olması, prodüksiyonun veya rolün büyüklüğü ya da küçüklüğü kararımı etkilemiyor.

Mektepli bir oyuncusunuz. Oyuncu olmaya ne zaman karar verdiniz? 

Ekonomi eğitiminin son yıllarındaki tiyatro çalışmasına kadar hiç ilgim yoktu sanatsal işlerle. Son yıl katıldığım tiyatro çalışması sırasında Ankara Üniversitesi DTCF Oyunculuk Bölümü sınav açınca başta abim olmak üzere insanlar teşvik ettiler beni. Ben de girdim ve kazandım. Sonradan görmeyim bu meslekte...

Sinema öyle bir meslek ki her türlü karakteri üzerinize bir ceket gibi giymek zorundasınız bu anlamda oyuncu kişisel bir çatışma yaşar mı? 

Filmin bütünü benim de anlatmak istediğim şeyi anlatıyorsa o yapı içinde her şeyi oynarım. Oyuncunun sinemada sadece rolünden sorumlu olduğunu düşünenlerden değilim. Bu durumda ifade edilmek istenene katkım olabilecekse öyle ya da böyle her rolü oynarım diye düşünüyorum. Kaldı ki oynadım da. Yeter ki iyi yazılmış ve iyi yönetilecek olsun. 

Boğaziçi film festivalinde Halef ile ödül aldınız. Ödül bir oyuncuyu nasıl etkiler? 

Ödül hoş bir şey. Yaptığınız işi birileri görüyor ve değerlendiriyor. Bu kimin hoşuna gitmez. Ama takılı kalmamak lazım. Sonuçta ‘en iyi erkek oyuncu’ ibaresi sadece o festivale ve sadece o jüriye ait. Sizi en iyi erkek oyuncu yapmıyor yani. Bir taltif bir teşekkür diye algılıyorum. Özellikle yeni tanınan genç oyuncular sektörde dikkatleri üzerlerine çekiyor aldıkları ödüllerle. 

 

TİYATRODA KOLEKTİF ÜRETİM BENİ MUTLU EDİYOR

Tiyatro oyunları yazıp yönetiyorsunuz. Sinemada da yönetmenlik ya da senaristliği düşünüyor musunuz? 

Hayır. Tiyatroda yönetmenliği seviyorum ama sinema için böyle bir düşüncem ya da hevesim yok. Tiyatronun ve sinemanın yapılış biçimleri çok çok farklı. Tiyatroda kolektif üretme biçimi beni çok mutlu ediyor. Sinemanın dinamikleri farklı. Sinemada sizin de dediğiniz gibi yönetmenin hayal dünyasına hizmet eden ifade araçlarıyız. Tiyatrodaysa birlikte üretim yapabilirsiniz. Aynı nedenle tiyatro alanında prodüksiyon tiyatrosu da bana zevk vermiyor. Şu günlerde bütün bu düşüncelerimizi hayata geçirmek için Arzu Gamze Kılınç’la kurduğumuz bir tiyatro ve oyunculuk okulu olan Cihangir Atölye Sahnesi’nde Kıvanç Kılınç’ın yazdığı “Bir Alaturka Hikayet: Raif ile Letafet” adlı oyunu prova ediyoruz. Diğer atölyelerimizde de üretim devam ediyor. Tüm bu çalışmalar ortak duygu ve düşünceye hizmet eden kolektif bir ortamda gerçekleşiyor. Yazma meselesiyse başlı başına zor ve ağır bir konu. Keşke yazabilseydim. 

Yeni Dünya’ya yolculuk: Osmanlı Türklerinin Amerika´ya Göçü (3)

Yeni Dünya’ya yolculuk: Osmanlı Türklerinin Amerika´ya Göçü (3)

150 bin SSK ve Bağ-Kur emeklisinin maaş artışı 400 liraya ulaşacak

150 bin SSK ve Bağ-Kur emeklisinin maaş artışı 400 liraya ulaşacak

UEFA resmen açıkladı! İşte yeni sıralama

UEFA resmen açıkladı! İşte yeni sıralama

Galatasaray ve Fenerbahçe'nin muhtemel rakipleri

Galatasaray ve Fenerbahçe'nin muhtemel rakipleri