İletişim Başkanlığı'nın 11 Kasım 2025 günü yaptığı açıklama -SDG'ye verilen süre biterken- Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Türkiye tezlerini Washington'da muhataplarına kabul ettirdiğini haber veriyordu.
Zira Fidan Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ABD Başkanı Trump'ın görüştüğü gün oradaydı. "İçeriden" gelen davetle bu önemli görüşmenin bir kısmına katılmış ve önce Trump'a sonra mevkidaşı Marco Rubio, Başkan Yardımcısı JD Vance, Suriye özel temsilcileri Witkoff ve Tom Barrack'ın olduğu heyete Suriye'de ne olduğunu ve ne olması gerektiğini harita üzerinde detaylıca anlatmıştı.
ABD'nin Suriye'ye dair kanaati o gün iyice pekişti: Suriye bir ve bütünleşik kalacaktı.
Sonraki günlerde Ankara'da yapılan her ciddi değerlendirmeye bu da eklendi. "Evet, Türkiye kendi güvenliği söz konusu olduğunda sağına soluna bakmaz, orada başka kimler var demez, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını sonuna kadar kullanır. Şimdi buna ABD de eklendi, ABD artık SDG konusunda Ankara gibi düşünüyor".
SDG'YE YÜKSELENLER ŞİMDİ AĞLAŞIYOR
Bu gerçeği elbette SDG de duydu. Yüzlerine defalarca söylendi.
Ama "kazanım" derdine düşen terör örgütü, dünyada yapayalnız kalan, ABD'nin sınırsız desteğini bile şartlı destek mesabesine kadar kaybeden terör devleti İsrail'e tutundu.
PKK-SDG'nin terör koridoru ile sapkın İsrail'in Davut koridorunun birleşmesiyle Siyonistler "arzı mevud" hedefine, terör örgütü Akdeniz'e ulaşacaktı güya. Suriye PKK'sının işgal ettiği verimli topraklar, su havzaları, petrol ve doğal gaz yatakları da İsrail kontrolüne geçecekti.
Bu hedefe epey inandılar karşılıklı.
Türkiye "çözüm süreci" yürütüyor diye gücünü kullanmayacağını sandılar.
O kadar yanıldılar ki DEM Partililer kah sınır hattında, kah Meclis sıralarında trajik eylemler yapıp, trajikomik slogan atmaktan geri durmadılar. Saçını başını bu yolda ağartan Cengiz Çandar'dan tutun kâh orada kâh kapı arkasında serbest gezen "Kürtçü" duyargalara kadar azımsanacak sayıda isim algı operasyonları için meydana çıktı.
"SDG'nin yenilmezliği", "vazgeçilmezliği", "100 bin kişilik silahlı gücü", "Mazlum Abdi realitesi" diye başlayan yalan yanlış söylenceler, "ama hani Türk-Kürt kardeşti" çarpıtmaları Suriye ordusu Halep'in mahallelerine girince "yetişin Kürt katlediyorlar" gülünçlüğüne dönüşüverdi.
SDG BALONU İKİ GÜNDE SÖNDÜ
Suriye iç savaşının başlamasından itibaren 14 yıldır PKK-YPG-SDG için siyaset yapanlar, küresel güçlere Kürt çocuklarını peşkeş çekenler, Rojava aşkına halklar arasına nifak sokmaya kalkanlar topyekun kaybetti.
PKK zaten bitmişti. Türkiye'den kazınmış, Suriye'de süpürülmüş, Irak'ta inlerine kireç dökülmüştü.
SDG balonu da canlı yayında patladı. ABD-İsrail, DEAŞ marifetiyle 14 yıldır işgal altında tuttuğu alanlarda 44 saat bile dayanamadı kılık değiştirmiş terör örgütü.
Demografik olarak yüzde 10'nuna bile hakim olmadıkları topraklarda Şam yönetiminin ve yerel halkın kışkışlamasıyla arkalarına bile bakmadan sağa sola kaçıştılar.
Güya Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia ediyorlardı, SDG kaçtı, onların şerrinden evlerini terk edenler Kürtler, Türkmenler, Araplar evlerine döndü ve şenliğe başladı. Esed sonrası kutlamaları gibi tıpkı.
ERDOĞAN BÖLGEYİ TERÖRDEN TEMİZLEDİ
Bu günleri öngören, stratejik sabırla ilmek ilmek bu zaferleri ören, sahayı süren, masayı kuran, emek veren kişi tartışmasız Cumhurbaşkanı Erdoğan'dır. Terörsüz Türkiye sürecini Terörsüz Bölge hedefiyle gerçekçi bir zeminde ilerleten odur.
Dün kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada "bölgemizde terörün devri tamamen kapanmıştır." derken tarihi bir hakikati kayda geçirdi Cumhurbaşkanı.
"Suriye Suriyelilerindir. Suriye Arap, Türkmen, Kürt, Nusayri, Sünni, Dürzi demeden herkesindir, tüm kesimleriyle kardeş Suriye halkınındır" vurgusu ise Türkiye modeli üzerinden özetlenebilecek yeni Suriye'nin inşasına yapılmış kıymetli bir katkı sayılmalıdır.
ÖCALAN KENDİNİ İMRALI'YA GÖMDÜ
PKK bittikten sonra "PKK'ya silah bırak ve kendini feshet" çağrısı yaparak puan toplayan terörist başı Öcalan da Suriye'de çuvallayanlar arasında.
Hep ikili oynadı. Her cümlesinin, her çağrısının satır arasında ikinci bir anlam vardı. Özellikle SDG konusunda hep kaçak oynadı. Adını doğrudan anmadı, belki muhatap alınmamaktan korktu, belki Rojava kazanımları kalsın istedi.
Oysa Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tartışmalı bir sürecin ardından 24 Kasım günü Öcalan'ı İmralı'da ziyaret etmişti. Heyet üyelerinin Öcalan'a ağırlıklı olarak SDG'nin Suriye'ye entegrasyonu üzerine soru yöneltildiği söylendi ancak Öcalan'ın buna dair dişe dokunur bir mesaj vermediği de zaman içinde anlaşılmıştı.
Nitekim sonraki DEM ziyaretlerinde de tutumunu korudu Öcalan. "SDG 10 Mart mutabakatına uysun, sürece zarar vermesin" demedi. "Taraflar diyalog içinde olsun" türünden geveledi. SDG'ye zaman kazandırmak istedi.
Öcalan'ın 17 Ocak günü son yaptığı açıklama da Kandil ağzıdır. Suriye ordusunun SDG'ye müdahalesini –sanki Ankara'nın bilgisi ve desteği dışındaymış gibi- Türkiye'deki sürece zarar verir diye yutturmaya kalkıyor. Amiyane tabirle "yiyene" tabii...
Silahlı-külahlı "Kürt hareketi"nin (kendi deyişleriyle) en akıllı, en önder, en feriştahı da bu kadar işte! Velhasıl Öcalan kendi kendisini İmralı'ya gömmüş bulunuyor.
İlk toprağı atan da DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan olmuş. "Ankara'da uzatılan elin Suriye'de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler" buyurarak tüm bu hikayeden hiçbir şey anlamadıklarını bir kez daha ortaya sermiş.