CHP içindeki tartışma Türk siyasi hayatı için pek de yeni değil. Olaylar, şartlar ve şahıslar tam olarak örtüşmez ancak okuduklarımız bizi tarihteki bazı hadiselere sürükler.
1902 yılında Paris'te toplanan Jön Türk Kongresi'nde Osmanlı muhalefeti bir yol ayrımına gelmişti. Kongrede herkes Abdülhamid yönetimine karşıydı. Ancak mesele iktidara karşı olmak değil, iktidardan sonra ne yapılacağıydı.
Prens Sabahattin Avrupa ile daha yoğun ilişki kurulmasını, reformların beynelmilel destekle hızlandırılmasını savunuyordu. Ahmet Rıza ise Osmanlı'nın kurtuluşunun yabancı müdahalesiyle değil, kendi kurumlarının inşa edilerek toplumsal dinamizmin çare üreteceğini düşünüyordu.
Nitekim Paris Kongresi'ndeki ayrışmanın sebebi ve tartışmanın merkezi de bu meseleydi. Prens Sabahattin ve arkadaşları Avrupa devletlerinin baskısının Osmanlı'daki reformları hızlandırabileceğini savunurken Ahmet Rıza buna itiraz ediyor, bir milletin kurtuluşunun yabancı müdahalesiyle değil kendi iradesiyle gerçekleşebileceğini söylüyordu.
Böylece Osmanlı muhalefeti daha iktidara gelmeden iki ayrı zihniyet dünyasına bölünmüştü.
Bugün CHP içerisinde ortaya çıkan tablo da bu tarihsel ayrışmayı hatırlatmaktadır.
Kılıçdaroğlu'nun Teori Dergisi'ndeki yazısındaki esas gündem Türkiye'nin iç siyaseti değildir. Asıl mesele Batı'nın geçirdiği dönüşümdür. Yazı boyunca Amerika ile Avrupa birbirinden ayrıştırılmakta, Trump ve Rubio üzerinden temsil edilen güç siyasetine karşı Avrupa'nın aydınlanmacı, hukuki ve demokratik mirası savunulmakta.
Yazının dikkat çekici tarafı, Batı'yı bütünüyle reddetmemesidir. Tam tersine Türkiye ile Avrupa'nın ortak bir tarihî ve kültürel havzaya ait olduğu vurgulanmaktadır. Ancak bu bildik Avrupa'nın ABD'nin (Trump liderliğinin) stratejik önceliklerine teslim olmaması gerektiği de özellikle vurgulanmakta.
Bu yaklaşım aslında Tanzimat'tan beri Türk modernleşmesinde var olan bir çizgiyi hatırlatmakta. Namık Kemal'in "Asya'nın akl-ı pîrânesi ile Avrupa'nın bikr-i fikrini evlendirmek" şeklindeki yaklaşımı, Ziya Gökalp'in "Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim" formülü ve Cumhuriyet'in muasır medeniyet hedefi aynı düşünsel hattın farklı tezahürleri olarak okunabilir.
Kılıçdaroğlu'nun yazısında da benzer bir yaklaşım görülmektedir. Avrupa'nın bilimini, hukukunu ve kurumlarını sahiplenirken Amerikan merkezli güç siyasetinden ayrışan bir Avrupa tasavvuru önerilmekte. Trump liderliğinin teo-politik saplantılar içinde İsrail'e verdiği sınırsız destek Kılıçdaroğlu'nu Teori okuru için yazmaya sürüklemiş. Bir genel başkanın bölgesindeki yangına kayıtsız kalması beklenemezdi zaten.
Özgür Özel'in Newsweek'teki makalesi ise farklı bir perspektif sunuyor.
Burada Türkiye'de 2016 sonrası öne çıkan güvenlik perspektifi "demokrasi krizi" olarak tanımlanmakta ve iç siyasi bir sorun olmaktan çok Avrupa'nın ve NATO'nun güvenliğini ilgilendiren stratejik bir mesele olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'deki demokratik gerilemenin Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Avrupa'dan Ortadoğu'ya kadar geniş bir güvenlik alanını etkileyebileceği ileri sürülmektedir.
Özgür Özel'in yazısının muhatabı Türk seçmeni değil Vaşington, Brüksel ve Berlin'dir.
Bu nedenle iki metin arasında Batı tasavvuru ve jeopolitik okumada bir ton farkından ziyade yön farkı bulunmaktadır.
Birisi Türkiye'nin küresel dönüşüm karşısında kendi eksenini güçlendirmesini ve Avrupa ile daha eşit bir ilişki kurmasını vurgularken, diğeri Türkiye'nin demokratik geleceğini Batı kurumlarıyla daha yakın ilişki içinde düşünmektedir.
Bu durum CHP içerisinde uzun süredir birlikte yaşayan iki farklı siyasal refleksi de görünür hale getirmekte. Bugünkü Kılıçdaroğlu ulusal egemenliği, devlet kapasitesini, stratejik özerkliği, çok kutuplu dünya düzenini öne çıkarmakta.
Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu hattı ise AB perspektifini, uluslararası kurumlarla entegrasyonu, demokratik standartları, Batı ile daha yakın siyasal eşgüdümü merkeze almakta. Ancak Özgür Özel'in Avrupa güvenliği ve NATO'nun geleceği için Türk hükümetini şikayet etmesi CHP tabanını da rahatsız etmekte.
Tartışmanın diğer ilginç tarafı ise Cumhuriyet tarihinin kazanan çizgisinin hangisi olduğudur.
1902'de başlayan tartışmada tarihsel üstünlük Ahmet Rıza'nın temsil ettiği hatta geçti. İttihat ve Terakki'nin devlet merkezli yaklaşımı Cumhuriyet'in kuruluş sürecine de önemli ölçüde sirayet etti. Güçlü merkezî devlet, milli egemenlik, kalkınmacı yaklaşım ve dış müdahaleye duyulan hassasiyet Cumhuriyet'in kurucu refleksleri arasında yer aldı.
Bu sebeple CHP'nin tarihsel hafızasında Ahmet Rıza çizgisinin izleri her zaman daha güçlü oldu.
Ancak dünyadaki gelişmeler dikkat çekici. ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıkları derinleşiyor. NATO'nun geleceği bizzat Trump ve Macron tarafından tartışılıyor. Küresel ağırlık merkezi giderek Atlantik'ten Avrasya'ya kayıyor. Çok kutuplu dünya düzeni her geçen gün daha görünür hale geliyor.
İşte bu dönüşümde CHP yalnızca iktidar alternatifi olmanın ötesinde, Türkiye'nin yeni dünya düzenindeki yerini de tarif etmek zorunda.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin önündeki mesele artık Erdoğan'ı eleştirmek veya seçim kazanmaktan ziyade değişen dünya düzeninde Türkiye'nin yerini nasıl konumlandıracağıdır.
Dünyanın gidişatından haberdar yurttaş soruyor: CHP, Cumhuriyet'in kuruluşuna yön veren devlet merkezli, egemenlik vurgusu güçlü ve bağımsızlığı önceleyen Ahmet Rıza çizgisine mi yaklaşacaktır? Yahut demokratik dönüşümü Avrupa kurumlarıyla daha güçlü entegrasyon içinde okuyan ve uluslararası siyasal alanı daha etkin kullanmayı tercih eden liberal Prens Sabahattin çizgisine mi yönelecektir?
Bugün parti içinde yaşanan tartışmanın özü budur. Partinin arınması ve pavyon pazarlıkları tâli bir meseledir. İşin o kısımları bu köşenin ilgisi dışında...
CHP'de rotanın tespiti önemli çünkü hangi yolun seçileceği yalnızca CHP'nin geleceğini belirlemeyecek. Aynı zamanda Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinin mahiyetini, Ankara'nın Batı'ya nasıl baktığını ve yeni dünya düzeninde bu toprakları hangi eksende konumlandıracağımızı da etkileyecektir.
Belki de bu yüzden Teori Dergisi ile Newsweek makalelerinde açılan mesafe, iki dergi arasındaki mesafeden çok daha büyük. Bu mesafe, Türk modernleşmesinin yüz yirmi yıldır kapanmayan fay hattının CHP içindeki yeni tezahürü olarak zihnimde şekillendi. Belki siyasi partiler gündelik telaş içinde kendi fay hatlarında bu tezatları hissetmiyordur.
Türkiye, Batı ile ilişkisini kendi stratejik özerkliği üzerinden mi tanımlayacaktır, yoksa Batı kurumlarıyla daha derin entegrasyon üzerinden mi? CHP'nin önündeki yol ayrımı da tam olarak budur. Bu nedenle tartışmayı kişiler üzerinden okumak eksik kalacaktır. Tartışılan şey CHP'nin değişen dünyayı nasıl okuyacağı, Türkiye'yi hangi jeopolitik tasavvur içerisinde konumlandıracağıdır.
Kim bilir belki memleketin her partisinde Ahmet Rızalar ve Prens Sabahattinler vardır...