24 Şubat 2021 Çarşamba / 12 Recep 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Sibel ERASLAN
sibeleraslan@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Sanatta ''Doğu-Batı Divanı'', mümkün mü?

23 Aralık 2020 Çarşamba

’Doğu- Batı Divanı’’; ünlü Alman yazar Goethe’nin ülkemizde ne yazık ki ‘’Faust’’ kadar tanınamamış bir başka eseridir. Aslen şiirsel bir yolculuk olan bu kitabında, Goethe’nin Allah’ı birleyen inancını, Hz.Muhammed’e olan saygısını okuyabiliyorsunuz. Doğu’nun büyük şairlerinden Hafız’i, Sadi’yi, Mevlana’yı selamladığı her birine nazirler yazdığı bu kitabında, istemiştir ki Doğu hakkındaki öteleyici önyargılar, Batı nezdinde bir nebze de olsa kalksın, istemiştir ki Doğu ile Batı birbirine sanat üzerinden de olsa yaklaşabilsin... Sevdiği ve hayranı olduğu Doğu’yu sevdirmek istemiştir Goethe. Onun bu önemli eserini Senail Özkan beyefedinin titiz ve sadakatli çevirisiyle okumak ise kuşkusuz bir başka baht açıklığı... Eserlerin bir bağlam içinde toplanarak icmal edildiği büyük eser anlamındaki Divan’ın bu sözlük anlamından öte, bir tevhid çabası olduğunu da ortaya koymak gerek. Tevhid, birlik demek...

***

Şeb-i Arus Gecesi, ünlü müzisyen Beethoven’in ölüm yıldönümüydü ve ‘’Doğı- Batı Divanı Orkestrası’’, onun en güzel eserlerinin icra ettiler. Bu orkestra 1999 yılında, ülkemizde de çok sevilen düşünür Edward Said ile Şef Daniel Barenboim tarafından kuruldu. Lübnanlı, Suriyeli, Ürdünlü, İranlı, Mısırlı, Filistinli ve Yahudi müzisyenlerden oluşan orkestra, ilkin Ramallah’ta konser vermiş. ‘’Bir orkestra ile barışın gelmeyeceğini biliyoruz ama aynı orkestrada aynı sanatın birer parçası olabiliriz diye düşünüyoruz’’ diyorlar. Hatta Hitler Almanya’sının en popüler bestekarı Wagner’i bir seslendirmekten kaçınmıyorlarmış... Nitekim İsrail radyolarında yayınlandığında halktan bayağı bir tepki almışlar, radyo özür dilemek zorunda kalmış, ama onlar devam etmişler... ‘’Doğu-Batı Divanı Orkestrası’’nı kurmaya karar verdikleri şehrin Sevilla olması da çok enteresan doğrusu! Sevilla, re-conqista’nın başşehri diyebileceğimiz haliyle rijit bir Doğu karıtlığını simgeliyor. Hristiyan olmayan unsurların (yahudilerin ve müslümanların) İspanya’dan ve aslında Avrupa’dan kovulmaları gerektiğini ileri süren ‘’Şark Meselesi’’nin temeli, bu şehirde atılmıştı... 500 yıl aradan sonra, nice soykırım ve sürgünlerin ardından, müziği ve notaları, insan olma bağlamında ortaklaşa olarak ele alabilmenin tecrübe edilmesiydi bu aslında... Müziğin alçak gönüllülükle fısıldadığı soru: Hiç olmazsa bundan sonrasında, başka bir tarih yazılabilir mi? Müziğin elleri kadar nazenin başka bir şey yoktur dünyada. Kütlesiz, hafif, zarif, bulutsu haliyle Platon’dan bu yana, sanatlar kategorisinde Tanrı’ya en yakın katmanda zikredilmiş olan musiki, acaba birbirimizde açtığımız derin yaraları kapamaya, sarmaya kadir olabilir mi? Şairin dediği gibi; ‘’benim gürleyen toplarım yok’’ dediğiniz yerde, müzik ve şiir acaba bizi insanlığımıza geri çağırabilecek mi?

***

Geçtiğimiz günlerde dar-ı bekaya yolculadığımız değerli müzik yönetmeni Taşkın Savaş’ı da rahmetle yad ediyorum. Biz kendisini ilkin Klasik Türk Musikisi ile tanımıştık, hatta rahmetli annem Refika Hanım da Üsküdar’daki Musiki Koro’sundaydı. Lakin onun bir başka büyük projesi vardı, bir İstanbul Divan Orkestrası kurabilmeye dair... Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda tertip ettiği ‘’Birlikte Yaşamak’’ temalı konserleriyle, onun bu büyük muradının peşinde koştuğuna da şahit olmuştuk. İstanbul’daki Hristiyan ve Musevi müzik gruplarıyla, Türk musikisi topluluğunun, bir arada okuduğu ilahiler, gazeller, kasideler ile tam bir imparatorluk tecrübesi yaşatmıştı bizlere... Osmanlı musikisi, Müslüman, Musevi ve Hristiyan sazendelerin aynı makamlar üzerinden meşk ettiği büyük bir besteler deniziydi...

***

Elbette biliyoruz; sanat, siyasetle asla aynı kulvarda koşmaz, koşamaz. Sanatın narin parmak uçları, siyasetin bıçkın çarklarıyla elbette baş edemez... Ama sanat ruh demektir aynı zamanda. İnsan olmaya, esenliğe, başkalarının varoluş haklarına saygılı olmaya dair mistik bir tez yazamaz mıyız? Melekleri bile ağlatan şu bozgunculuğumuzun, şu kan dökücülüğümüzün dışında bir yazgımız olamaz mı? Sanatın öncülüğünde sürekli gerilimlerle tecrübe ettiğimiz hayatı, sükunetle paylaşmaya dair bir girişim başlayamaz mı?