Sanayi politikası, kapitalizmin görünmez ama hiç eksilmeyen gölgesidir. Devlet müdahalesi, kimi zaman inkâr edilmiş, kimi zaman serbest piyasanın kutsallığı üzerinden göz ardı edilmiş, ama hiçbir dönemde ortadan kalkmamıştı. Bugün Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında giderek sertleşen ticaret savaşları, sanayi politikasının yalnızca gelişmekte olan ülkelerin değil, küresel güçlerin de enstrümanı haline geldiğini gösteriyor.
Tarihsel olarak bakıldığında, merkantilistlerin altın ve koloniler uğruna şekillendirdiği devlet müdahalesi, Adam Smith ve David Ricardo'nun "karşılaştırmalı üstünlük" söylemleriyle yerini serbest ticaret idealine bırakmıştı. Fakat bu ideali en sert şekilde eleştirenlerden biri Friedrich List olmuş, "bebek sanayilerin" korunması gerektiğini savunarak ithal ikameci stratejilere zemin hazırlamıştı. Latin Amerika'da 20. yüzyıl ortasında Perón'un Arjantin'i bu stratejiyi denedi; fakat aşırı devletçilik, popülizm ve dışa kapalı ekonomi, uzun vadede başarısızlıkla sonuçlandı. Buna karşılık Japonya ve Asya Kaplanları, devleti stratejik bir aktör olarak kullansalar da dışa açılmayı reddetmediler; ihracata dayalı sanayileşme ile dünya ticaretine eklemlendiler ve büyük başarı elde ettiler.
Çin deneyimi bu iki çizginin ortasında konumlandı. 1980'lerden itibaren özel sektörün önünü açarak, devletin geri çekildiği bir büyüme modeli izledi. Ancak 2001'de Dünya Ticaret Örgütü üyeliği ile küresel değer zincirlerine eklemlenmesi, sadece Çin'in değil, dünya ekonomisinin de çehresini değiştirdi. 2015'te ilan edilen "Made in China 2025" programı ve 2020'deki "Çifte Dolaşım" stratejisiyle devlet yeniden sahneye çıktı. Bu, Rodrik'in tanımıyla sanayi politikasının "ekonomik yapıyı kamu yararı için dönüştürme" işlevini açıkça yansıtıyordu. Fakat emlak balonu, aşırı kapasite, ABD'nin teknoloji kısıtlamaları ve deflasyon tehdidi, Çin modelinin sınırlarını da ortaya koydu.
ABD'nin Korumacı Yönelişi ve Küresel Etkiler
ABD ise uzun süre serbest ticaretin en büyük savunucusu olmuştu. Ancak Trump döneminde atılan "karşılıklı tarifeler" adımı, yalnızca Çin'i değil, Lesotho'dan Laos'a en yoksul ülkeleri bile hedef aldı. Ortalama gümrük vergisinin %18,3'e yükselmesi, 1930'ların Smoot-Hawley yasasını hatırlatan bir dönüşüm oldu. Richard Baldwin'in "Grievance Doctrine" olarak adlandırdığı bu yaklaşım, aslında ABD'de refah devletinin eksikliğinin, işçi sınıfı ve orta sınıfın öfkesine tercüman olmasından doğdu. İlginç olan, ABD'nin korumacı söylemiyle, yıllar önce Latin Amerika'da başarısız olan ithal ikame modelinin benzer bir zeminde buluşmasıdır.
Bugün ortaya çıkan tablo, tarihsel kıyasları kaçınılmaz kılıyor. Bir yanda Çin'in fazla kapasite, borç ve deflasyonla boğuşan ekonomisi; diğer yanda ABD'nin refah açığını kapatmadan yükselttiği tarifeler. İki modelin de iç dinamikleri, dışa kapalı bir ekonomik milliyetçiliği yeniden gündeme taşıyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün etkisinin giderek zayıflaması, ticaretin kurallardan çok güç dengeleri üzerinden şekillendiği bir döneme işaret ediyor.
Sanayi politikası, kapitalizmin hayaleti olarak yeniden karşımızda. Ancak bu kez mesele sadece üretim ve verimlilik değil; iklim dönüşümünden dijitalleşmeye, jeopolitikten toplumsal eşitsizliklere kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Sorun şu ki, bu hayaletin hangi yöne evrileceği belirsiz: Küresel refahı artıracak bir dönüşüm mü getirecek, yoksa 20. yüzyılın otoriter korumacılığını mı hatırlatacak?