Orta Doğu'da süren savaş üçüncü haftayı aşarken, sahada gördüğümüz şey yalnızca karşılıklı saldırılar değil. Daha derinde, savaşın mantığı değişiyor. Bu değişimi doğru okumadan olup biteni anlamak zor.
İran, savaşı klasik bir askeri rekabet olmaktan çıkarıp jeoekonomik bir alana taşıdı. Hürmüz Boğazı bu dönüşümün merkezinde duruyor. Bugün mesele yalnızca gemilerin geçip geçememesi değil; küresel enerji sisteminin kırılganlığının ortaya çıkması. Petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, LNG akışındaki aksama ve sigorta maliyetlerindeki artış bize şunu söylüyor: İran, sahada değil dünya sisteminde sarsıcı bir etki yapıyor.
Bu hamlenin asıl önemi şu: İran yalnızca İsrail ve ABD'yi değil, Çin'den Hindistan'a, Avrupa'dan Japonya'ya kadar geniş bir ekonomik alanı denklemin içine çekiyor. Hürmüz'ün daralması, İran'ın yalnızlaşmasını değil, krizin küreselleşmesini sağlıyor. Bu yüzden Hürmüz artık bir coğrafya değil, bir kaldıraç.
Ve bu kaldıraç tek başına değil. Eğer bu savaş aynı mantıkla ilerlerse Babülmendeb hattının devreye girmesi sürpriz olmaz. Bu da demektir ki mesele Körfez'den çıkıp Hint Okyanusu–Kızıldeniz–Akdeniz hattına yayılabilir. Yani savaşın coğrafyası ve etkisi büyüyor.
İkinci önemli eşik ise İran'ın uzun menzil gösterisi. İsrail'de Arad ve Dimona çevresine yapılan saldırılar, ülkenin güneyindeki hassas kuşağın artık doğrudan baskı altında olduğunu gösterdi. Dimona'nın nükleer araştırma merkezi varlığıyla sembolik ağırlığı düşünüldüğünde bu yalnızca askeri değil, psikolojik bir mesajdı.
Hafta sonu asıl kırılma Diego Garcia tartışmasıyla ortaya çıktı. İran'ın 4.000 kilometre menzil gösterebilmesi, ABD'nin güvenli üs varsayımını sorgulayan bir gelişme. Bu tür bir kapasitenin sahaya taşınması, savaşın artık yalnızca İsrail-İran hattında kalmayacağını gösteriyor. ABD uçak gemilerini 2000 km mesafede tutarak güvenli bir alan oluşturmuştu şimdi bu hat da riskli hale geldi.
Başka bir ifadeyle: İran sadece vurduğu yerleri değil, ulaşabileceği mesafeyi konuşulur hale getiriyor.
Bu tabloyu tamamlayan unsur ise İsrail tarafının stratejik yönelimi. Netanyahu'nun son açıklamalarına bakıldığında hedefin yalnızca İran'ı geriletmek olmadığı açık. İran'ı küresel bir tehdit olarak tanımlayan, Avrupa'yı sürece dahil etmeye çalışan ve rejim değişikliğini açıkça dillendiren bir çizgi var. Bununla da yetinmiyor İran'ı parçalamak için dinamiklere vaatlerde bulunuyor.
Bu, savaşı bölgesel sınırlar içinde tutmak isteyen bir yaklaşım değil. Tam tersine, daha geniş bir cepheye yayma arayışı.
Ancak burada bir gerilim de ortaya çıkıyor. Vaşington'da bu genişleme isteğine karşı bir tereddüt var. Trump'ın söylemindeki zikzaklar —bir gün "savaşı bitirebiliriz", başka bir gün "Zafer elde ettik", ertesi gün "enerji tesislerini vururuz" bu kararsızlığın göstergesi. ABD bir yandan bu savaşı yönetmek istiyor, diğer yandan maliyetin altında kalmaktan çekiniyor.
İsrail ise bölgeyi kan gölüne çevirecek senaryoların peşinde.
Bu genişlemenin en kritik ayağı Körfez.
Son bir haftada yaşanan gelişmeler, İsrail'in İran'la Körfez ülkelerini yeniden karşı karşıya getirecek bir senaryoyu zorladığını gösteriyor. İran'ın Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt'teki enerji tesislerine yönelik saldırıları, Riyad'ın sert diplomatik tepkisi ve Körfez başkentlerinin ABD ile daha yakın koordinasyona yönelmesi bu hattın yeniden ısındığını ortaya koyuyor.
Bu yeni bir durum değil. Arap Baharı sonrasında Suriye'de, Yemen'de ve Lübnan'da İran ile Körfez ülkeleri zaten karşı karşıya gelmişti. Yemen'de Suudi Arabistan ile İran destekli Husiler, Lübnan'da Hizbullah üzerinden şekillenen denge, Suriye'de farklı kamplar... Bugün gördüğümüz şey, o eski fay hatlarının yeniden aktive olması.
Fakat bu kez fark şu: Suriye, Yemen, Lübnan hattında vekil güçlerle yapılan savaş şimdi yeni bir boyutta. Çatışma daha doğrudan ve daha riskli.
Körfez ülkeleri uzun süredir iki dengeyi aynı anda yürütmeye çalışıyordu: İran'la kontrollü gerilim ve ABD güvenlik şemsiyesi altında ekonomik büyüme. Bu savaş o dengeyi bozdu. Şimdi hem hedef haline geliyorlar hem de savaşın maliyetini üstleniyorlar.
Bu da bizi son ve en kritik noktaya getiriyor: Körfez–İran gerilimi.
Bu gerilim artık klasik bir bölgesel rekabet değil. Enerji tesislerinin vurulması, rafinerilerin devre dışı kalması, deniz ticaretinin risk altına girmesi, bu hattı doğrudan küresel ekonomiyle bağlıyor. Eğer Hürmüz kalıcı biçimde kapanır, Babülmendeb geçişleri devreye girer ve Körfez ülkeleri doğrudan çatışmanın tarafı haline gelirse, bu sadece bir savaş olmaz.
Bu, bölgesel sistemin çöküşü anlamına gelir. Bu da küresel ekonomiyi allak bullak eder.
Bu savaş artık kim kimi yenecek sorusundan öteye geçti.
Kim bu maliyete daha uzun dayanacak sorusuna dönüştü.
İran bu savaşı kazanmak için değil, ayakta kalmak için oynuyor.
ABD ve İsrail ise hızlı sonuç almak istiyor.
Ama savaş uzadıkça hızlı sonuç stratejisi eriyor, yerini karşı cepheyi yıpratma alıyor.
Nihayet yıpratma savaşlarında kazanan çoğu zaman en güçlü olan değil, en dayanıklı olandır. Orta Doğu bugün tam da bu eşikte duruyor.