Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Selim ATALAY
http://www.selimatalay.com
Yazarın Sayfası

Sıra petrole geldiğinde

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Osmanlı ülkesinin paylaşım haritaları, petrol paylaşım haritalarıdır. 

Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımı için Basra-Sina arasına göz diken İngiltere ve Fransa’nın hedefi önce bölgeyi ‘manda’ idaresi altına alıp, olabildiğince fazla etnik parçaya ayırmak, ardından da yönetmekti.  Dolaylı Sömürgecilik getirisi yanında bu coğrafyanın asıl getirisi, petroldü. Sömürgecilik 1919’dan başlayarak yeni boyuta geçmiş ve denetim altındaki kukla hükümetler için sınırlar çizilmeye başlamıştı. Kukla idareciler, Paris ve Londra adına bu devletçiklerin başında duracaklardı. Perde gerisindeki asıl getiri, petroldü: Musul, Basra ve Necd’in petrolü... Osmanlı’nın paylaşım haritaları, petrol paylaşım haritalarıdır. 

1920 ilkbaharında Milli Mücadele TBMM’nin açılışı ile yeni aşamaya geçerken, son vatan toprağı Anadolu’nun kurtarılması için çaba sürerken, Osmanlı’nın güney vilayetleri için sömürgeciler paylaşım kavgası ediyorlardı. 

Milli Mücadele Anadolu’da sürerken, Güney Vilayetlerde ne oluyordu ? Mesela sömürgeciler Nisan 1920’de San Remo’da toplanıp daha önce işgal ettikleri Filistin, Musul-Basra ve Suriye’de ‘manda’ adı altındaki egemenliklerini teyid ettiler. Yine San Remo’da Fransa-İngiltere,  Musul-Basra arası için petrol paylaşım anlaşması yaptı. Fransa ‘Suriye’ olarak Doğu Akdeniz kıyı hattını ele geçirmekten memnundu. İtalya da Antalya ve çevresini alacağını sanıyordu. Ardından Ağustos’ta Sevr anlaşması geldi. Neyse ki, bu kağıt sonra yırtılacaktı. 

Öte yanda sömürgeciler kendi aralarında paylaşım kavgasındaydılar. Suriye tarafında İngiltere, hem Fransa’nın alanını kısıtlamaya çalışıyor, hem de icat edilen Kukla Kral Faysal üzerinden bölgede dolaylı hakimiyet kurmaya çalışıyordu. 

Fransızlar Suriye kıyısında kalırken, İngiltere Şam, Halep, Humus, Hama’yı Faysal’a vermek niyetindeydi. Ancak Faysal’ın rüyaları daha genişti: Filistin’den Suriye çölüne ve Anadolu’ya, Toroslara uzanan alanı, kendi Arap devleti için hayal etmekteydi. Ancak Nisan 1920 San Remo konferansı, Arap devletinin olmayacağını gösterdi: Suriye’de Fransa mandası teyid edilmişti. 1914’te Osmanlıya karşı ayaklanmaları için bölgedeki Araplara verilen boş vaatlerin kullanım süresi dolmuştu. 1919’da işgalle birlikte Osmanlı belki sona ermişti, ancak bu süreçte ödüllendirilmeyi bekleyenlerin büyük hayal kırıklığı vardı. En geniş haliyle Arap devleti sözü verenlerin bu sözden nasıl caydıkları, ibretlerle doludur. Aslında caymamışlardı, niyetleri zaten başkaydı. Sadece bütün gerçeği muhataplarına söylememişlerdi. Muhatapları da kanmaya gayet meraklıydılar. Sömürgeciler söylem oyununu daha iyi biliyordu. 

San Remo sonrasında Faysal, Fransız mandasını tanımadığını duyurdu. İngiltere’ye fazla güveniyordu. Fransa önce Faysal’ı uyardı, değişim görmeyince de Fransız askeri kısa bir çatışmanın ardından Temmuz 1920’da Şam’a girdi. Faysal kaçtı.

Londra, kukla kralı için bir başka yer bulmak zorunda kalmıştı: Musul-Basra arası.. Ya da Irak. Oradaki petrole bir emanetçi gerekiyordu. 

Milyon Sterline bir devlet

Fransızların Faysal’ı Şam’dan yollamasının ardından ‘Ürdün’ İngiltere tarafından yükseltilmeye başladı. Oradaki dağa atfen coğrafya olarak Trans-Ürdün deniyordu ve Filistin topraklarının parçalanması sürecinde faydalı bir hareket noktasıydı. 

Faysal’ın kardeşi Abdullah, Ürdün tarafındaydı, ancak gözü Şam’daydı. Kardeşinin yollanmasının ardından hala Şam’da hak iddia etmekteydi, hatta Şam üzerine sefer yapmaya hazırlanıyordu. Maşanın müttefike saldırması uygun bulunmadı, Londra Abdullah’ın Ürdün’de kalmasına karar verdi. Temmuz 1921’de Abdullah’a 180 bin Sterlin verildi. Bugünün parasıyla 8.5 milyon sterlin yapar. Abdullah ve çevresinin kendilerini zengin hissetmeleri için yeterli bir miktardı. Laf dinlemeyi sürdürdüler. 

Eylül 1922 itibarıyle ‘TransÜrdün’, İngiltere’nin Filistin üzerindeki mandasının parçasıydı. Filistin’de o sırada 615 bin Arap, 100 bin Yahudi, 75 bin Hıristiyan bulunduğunu Londra gayet iyi biliyordu ama orada da ayrı sınır çizmeye kararlıydı. Osmanlı coğrafyasının mutlaka parçalara ayrılması, Arap nüfusun da bir arada durmaması amaçtı. 

 

Gizli ödül: Petrol 

Nisan 1919... Birinci Dünya Savaşı hesapta bitmiş, Anadolu işgali tam başlamamış, diğer Osmanlı ülkesi işgal altında ve üzerinde paylaşım kavgası var. Sömürgeciler, yani İngiltere ve Fransa, deniz yollarını, limanları ve petrolü muhtelif etnik gruplara emanet ederek onlar üzerinden bölge hakimiyeti sürdürmek niyetindeler. Gizli ödül: Petrol. 

Paris’te 1919 boyunca toplanan İngiltere Fransa İtalya ve ABD, yağmanın genel paylaşımı ve yeni nizam peşindeler. Bu ortamda Londra ile Paris ‘petrol anlaşması’ imzalıyor: İmzacıların soyadıyla anılan Long-Berenger anlaşması. Herkes Versay anlaşmasıyla uğraşırken, Versay dışında asıl anlaşma petrol üzerinde idi. 

Nisan 1919 Long-Berenger anlaşması Nisan 1920 San Remo anlaşmasıyla yenilendi. 1919 paylaşım kavgasında eksik kalanlar, 1920’de tamamlandı. Yani taraflar Rusya ve Romanya’daki petrol alanlarını ve Musul petrolünü paylaştı. Fransa’ya Musul’dan %25 pay verildi. Savaşın ganimeti petroldü ve Paris-Londra ganimeti telaşla kendi aralarında paylaşmışlardı… Bu paylaşıma bölgenin faydasını yeni keşfeden ABD kısa sürede taraf olacaktır  

1920’de Osmanlının güney vilayetleri paylaşılırken, İngiltere Başbakanı Lloyd George Anadolu’nun paylaşım planını 19 Nisan 1920’de İngiltere parlamentosunda ilan etti: ‘’Boğazları bizim korumamız lazım. Bu bizim görevimiz. Ayrıca Filistin ve Musul dahil Mezopotamya’yı koruyacağız. Fransa Kilikya denen yeri korumak zorunda. İtalyanlar da Antalya bölgesini koruma görevini üstlenecekler’’ 

Osmanlı İmparatorluğunun güney vilayetleri yetmemiş, sıra Anadolu’nun parçalanmasına gelmişti. Galipler, savaşın ganimetlerini topluyordu. Üstelik İngiliz Meclisindeki bu konuşmadan dört gün sonra, Londra’dan 2800 kilometre doğuda Ankara’da bir direniş meclisi açılacaktı. Sömürgeciler bu meclisin gücünü henüz anlamamışlardı. 

19 Nisan 1920 konuşmasında İngiliz Başbakanı lütuf veriyormuş gibi işgali ‘koruma’ olarak adlandırıyordu. Kullanılan kelimeler, o zamandan beri kilit önemdedir ve dünyaya nizam verme peşinde olanlar, önce kelimeyi ve o konuya dair cümleleri, söylemi ele geçirmeye bakarlar. Kelimeyle söylemi, söylemle de zihinleri ele geçirirsin. Söylemin istikrarlı ve kalıcı biçimde yayılması, devletin sınır ötesi etkisi için şarttır.  Söylem, siyasi ve diplomatik güç için şarttır... Bu yapı 100 yıldır değişmemiştir.  Söylemi bugün Medya yaymaktadır. Medya son 100 yıldır çok etkili bir savaş aracıdır. 

 

Manda kimin idaresidir?

Manda idaresi, o dönemde işgalin geçiciliği izlenimi vermek için uydurulmuş bir göz boyama sistemiydi. Fransızca Mandat, İngilizce Mandate, ‘yetki’ anlamındadır. Osmanlı’nın Ortadoğu, Almanya’nın da Afrika’daki toprakları, Batılılarca ‘manda’ adı altında idare edilecekti. Bu toprakların sömürge olduğu düşünülüyor ve hesapta sömürge el değiştiriyordu. Almanya’nın Afrika toprakları neyse de, Osmanlı’nın Ortadoğu vilayetleri ‘sömürge’ değildi ki...

Asıl niyet tabii ki farklıydı, manda, yeni tür sömürgecilik için kılıftı. Sömürgeci ülkeler artık bölgeyi koloni kurarak değil, devleti yöneterek kontrol edecekti. Koloni kurmak, daha masraflıydı. Vahşi bölge, ‘geçici’ kaydıyla medeni ülke tarafından idare edilip terbiye edilecek, yerel yönetici kadrolar, beyaz adam zihniyetiyle formatlanacaktı. Manda sözde geçiciydi ve ilgili idare olgunlaşınca, beyaz adam bayrağını alıp çekilecek, yerine devşirmeleri ve colaylı kontrol gücünü bırakacaktı. 

Osmanlı vilayetleri Suriye ve Lübnan Fransa’ya, Irak ve Filistin, İngiltere’ye verildi. Filistin sonra Ürdün ve İsrail olarak bölündü. Suriye ve Lübnan ‘Fransız sömürgesi’ gölgesinden asla çıkamadı. Bu ülkelerin son 100 yılda başlarına gelenlere bakarsak, ana sorunun ‘manda’ idaresi olduğunu görebiliriz. Manda altına girenler, daha iyi duruma gelmediler.