30 Kasım 2020 Pazartesi / 14 RebiülAhir 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Mustafa KARTOĞLU
mkartoglu@stargazete.com
Yazarın Sayfası

'Son halı tezgahı sustuğunda...'

08 Kasım 2016 Salı

Hafta sonu Makedonya’da Atatürk’ün ‘Mustafa Kemal’ olarak Askeri İdadi eğitimi gördüğü Manastır şehrindeydim.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün restore ettiği Haydar Kadı Camii’nde 104 yıl sonra okunan ilk ezana ve kılınan ilk Cuma namazına tanık oldum.

Heyecan vericiydi.

Kitabesinde 1561 yılında yapıldığı yazılı.

Kanuni döneminin Makedonya’daki önemli örneklerinden biri.

Mektep, medrese, imaret ve akarların yerine binalar inşa edilmiş.

Avluda sohbet ettiğimiz Manastır Türkleri, caminin de mezbelelik olduğunu anlattı.

Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekildiği 1912’den bu yana bölgede yıkılıp giden yüzlerce sanat eseri camiden biriydi.

Depo olarak kullanılmış yıllarca.

Birkaç sokak ötede bu kez içimizi acıtan minaresi yıkılmış, kubbesinin altı hırdavat deposu olarak kullanılan Hacı Mahmut camii gibi.

Basın Müşaviri Aslı Ceren İnanç, sevindirici bir haber verdi; Vakıflar Genel Müdürlüğü, buranın da projesini hazırlıyor. 2017’de restorasyona başlanacak.

Vakıflar’ın Makedonya, Bosna, Kosova ve KKTC’de 19 Osmanlı camii ve çok sayıda medrese ve kütüphaneyi restore ettiğini de bu vesileyle öğrendim.

TİKA’nın restore ettiği çok sayıda Osmanlı eserine de yine Makedonya’da rastladık.

Kalkandelen’deki ‘Süslü Cami’ olarak da bilinen,içi dışı emsalsiz desenlerle bezeliAlaca Camii gibi…

1438 tarihli camiyi yaptıran ne paşa ne de bey. Kalkandelenli iki kız kardeş, Hurşide ve Mensure hanımlar…

İki kız kardeş, yüzyıllardır yattıkları caminin yanındaki türbelerinde ziyaretçilerin Fatiha’larıyla huzur buluyor.

***

Camiler, medreseler, kütüphaneler, imaretler, saat kuleleri, çarşılar…

Türklerin dünyaya miras bıraktığı ‘taşınmaz’ ve ‘cansız’ ama ‘kültürü taşıyan’ ve ‘canlı tutan’ eserler.

Bir de ‘taşınabilir’leri var, halılar, kilimler, el işlemeleri gibi…

Dokuyanların, işleyenlerin içinde yaşadıkları kültürü, o kültürde yaşanan hikayeleri ilmek ilmek anlattıkları eserler.

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da bir halı mağazasına uğradım ve ‘Gerçek bir halı satın almak istiyorum” dedim. Satıcının çıkardığı üst katta önce iki halı çarptı beni; ardından satıcı “En iyilerini seçtiniz, o halde bunu da görmelisiniz” dedi.

Beğendiklerimden daha etkileyici bir halı serdi önüme.

“Hereke” dedi.

Sümerbank mağaza müdürlüğü yapmış olan merhum babamdan duymuştum Hereke halısının ününü.

Anlatınca, satıcı “İbrahim Bey’i çağırayım” dedi.

Halıcı İbrahim Geyikoğlu ile öyle tanıştım.

“Bunlar son örnekleri” dedi.

Anlattı:

“Artık çok az dokunuyor Hereke halısı. Diğerleri de. Bir kişi bir ayda ancak yarım metrekare dokuyabiliyor. Eskiden her evde kız çocukları, gelinler, anneler, eltiler birlikte dokur, eve makul bir gelir girerdi. Artık bir evde birden fazla aile yaşamıyor, çocuklar okula gidiyor, bir iki kişinin dokumasıyla da yeterli gelir elde edilemiyor. Kişi başı asgari ücretle dokunsa metrekaresi 2,500 TL’yi geçiyor; bu da talebi ve üretimi düşürüyor, bitiriyor.

Sümer Halı’nın kapanması büyük darbe vurdu. Devlet eliyle 40-50 bin dokumacıya ulaşılıyor, binlerce aile ‘devlet güvencesi’yle hem gelir elde ediyor, hem kültürü yaşatıyordu. O tezgahlar artık işlemiyor.

Türkiye’ye gelen turist, sadece burada bulabileceği neyi satın alabilir? Tişört mü, elektronik eşya mı?

Türkiye’de en çok ‘marka ülke’ olmaktan, ‘marka şehir’ olmaktan söz edilir ama ‘Türk halısı’ ile oluşmuş markamızı kaybediyoruz. ABD’de bir halı konferansına gidiyoruz, katılımcılar arasında Türk yok, anlatan da Türk değil!

Dünyadaki ‘eser’ değerinde tarihi Türk halılarını Türkiye’ye getirmek istiyoruz, ‘eski eşya’ sınıfından fazladan vergi alınıyor. İlgili memur “Burayı çöplüğe mi çevireceksiniz” diyebiliyor. Dünya müzelerinde camekanına dokunamadığınız eserler burada ‘çöp’ sayılıyor. Devlet ‘çöp’le ‘eser’ arasındaki farkı ayırt etmekten aciz mi? Oysa başka ülkeler dışarıdan getirilecek kendi eserlerine, başka kültürlere ait eserlere teşvik veriyor. Bizde tavukçuluğa verilen teşvik halıcılığa, halı dokuyanlara verilmiyor.”

Anladığım;

Yaşayanlara bağlı kültürel miras ölünce yeniden hayata döndürülmesi imkansızlaşıyor.

Zira dokuma tezgahından kalkanı bir daha oraya oturtmak zor.

Oysa yaşatılması için çok büyük rakamlar da gerekmiyor.

Önleyici tedavi gibi…

Türkiye, harap olmuş tarihi eserleri hayata döndürmek için milyarlar harcıyor, harcamalı da. Ancak son halı tezgahı da sustuğunda ‘dokunabilir kültür mirası’nı hayata döndürmek çok daha maliyetli olacak.

***

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Kültür Şurası’nı 27 yıl sonra yeniden toplayacak. Bakan Nabi Avcı'nın talimatıyla oluşturulan Şura heyeti, görüşülecek başlıkları belirliyor şimdi.

Ben de bir başlık önerisinde bulunmuş olayım.

Başta Hereke halısı olmak üzere, halıcılığı da Milli Kültür’ün önemli bir taşıyıcı parçası olarak destekleyin.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, büyüme, kalkınma ve zenginleşmeden söz ettiği kadar ‘marifete iltifat’tan da söz ediyor.

Gereğini yapmakla görevli olanlar, gelecek nesillerin birer ‘kültürsüz zengin’ olup olmayacağını belirleyecek!