Pazar günkü yazımızda coğrafyanın ruhundan ve stratejik imkanlarından söz etmiştik. Coğrafyamız, sosyolojik taban itibariyle örselenmiş olsa da hala ruhunu, yani İslami duyarlılığını koruyor. Ama aynı şeyi yönetimlerin kahir ekseriyeti için söyleyemeyiz. Coğrafyanın sunduğu stratejik imkanları kullanan, onu siyasal bir projeye dönüştürmesi gerekenler de halklar değil, ruhunu yitirmemiş yönetimlerdir. Bu yüzden toplumların, coğrafyanın ruhuna, yani İslam'a sahip çıkması, istenen sıçramayı yapmaya yetmez. Hatta halkın duyarlılığı doğrultusunda siyaset üreten bir yönetimin bulunmadığı ortamlarda, karanlık örgütlerin manipülasyonları daha etkili ve yıkıcı olur. Günümüzde bunun birçok örneğini gördük, görüyoruz, böyle giderse gelecekte de göreceğiz. Öte yandan coğrafyanın ruhu mesabesindeki İslam'a sahip çıkmayan bir yönetim de coğrafyanın sunduğu stratejik imkanlardan yararlanamayacağı gibi onların varlığının dahi farkında olamaz. Coğrafyanın stratejik imkanları aymaz yönetimlerin gözlerinin önünde akıp giderken hem kendileri hem de yönetimleri altındaki halklar emperyalistlerin karşısında zillet içinde bükülmeye devam ederler. Başarılı olur mu olmaz mı, istenen sonucu verir mi vermez mi bilinmez ama İran'ın Hürmüz boğazını kapatarak emperyalistlere karşı bir silah olarak kullanması ve akıbeti şimdilik belirsiz de olsa bir ölçüde etkili olacağını gösterdi. Dolayısıyla coğrafyanın sunduğu başka coğrafi imkanların devreye sokulacağı bir vasatta ne tür görkemli sonuçların alınabileceğini akla getirdi.
Hürmüz boğazının İran açısından bir stratejik imkan olduğunu söylemiştik. Öteden beri bölgenin ruhuyla, stratejik imkanlarıyla uyumlu hareket etmeleri durumunda bölgenin ve dolayısıyla dünyanın kaderini değiştirebilecek potansiyele sahip dört devletten sık sık söz ettiğimi de biliyorsunuz. Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan. Bölge haritasını şöyle önümüze koyduğumuz zaman, en az Hürmüz boğazı kadar önemli ve etkili birkaç boğazın, diğer bir ifadeyle coğrafyanın sunduğu stratejik imkanın daha bulunduğunu ve bunların söz konusu devletlerin ya sınırları içinde ya da etki alanlarının kapsamında olduğunu görürüz. İstanbul ve Çanakkale boğazları, aşağıya doğru Cebel-i Tarık boğazı, biraz berisinde Süveyş kanalı ve Kızıldeniz ve bu denizin bitiminde Babu'l Mendep boğazı. Bunlar, dünya durdukça duracak stratejik imkanlardır.
Kur'an'ın yol göstericiliğinde insanın, toplumun ve coğrafyanın imkanlarını ortaya çıkarıp siyasal bir strateji haline getiren Resulullah (s.a.v) ve ashabının hareket rotasını gözümüzün önüne getirdiğimiz zaman, hedefin, coğrafyanın sunduğu bu imkanları kalıcı olarak ele geçirmek olduğunu görürüz. Arap Yarımadasından sonra İran, ondan sonra Mısır ve Afrika ve ardından Anadolu fetihleri bu imkanların bir kez daha kullanılması durumunda aynı görkemli, izzetli günlerin hayal olmadığının somut bir göstergesidir.
Bölgenin ruhu dediğimiz İslam'ın kitabı Kur'an, kendisini "zikir" yani hatırlatma olarak tanıtır. Hem bireyin iç dinamiklerini hatırlatır, onların nasıl işlevsel kılınacaklarını gösterir, hem toplumların muazzam potansiyel güçlerini ortaya çıkarıp aktif hale getirmenin imkanlarını sunar hem de coğrafyanın sunduğu stratejik imkanları kullanmanın rotasını çizer. Bu söylediğimiz bir temenni değildir. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi tarihte bir kez bunu gördük ve bu hatırlatmanın, yol göstericiliğin bin küsur sene bölgeye bereket olarak geri döndüğünü ve bu coğrafyada yaşayan milletlere onurlu, izzetli bir hayat yaşattığını biliyoruz. Aynı ruh devam ediyor. Aynı bireysel ve toplumsal potansiyel yerinde duruyor ve aynı coğrafi imkanlar sergilenecek bir iradeyi bekliyor. Eksik olan ise bu imkanları "hatırlamak"tır. İran'ın Hürmüz boğazını stratejik bir amaç doğrultusunda kullanması bir somut hatırlatma olabilir.
Şayet bu gerçekleşirse mesela Siyonist yapının başbakanı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaret etmeyi aklından bile geçiremez. Esasen böyle bir yapının varlığı bile söz konusu olamaz.
Benden hatırlatması.