Suriye sahasında uzun süredir "donmuş" gibi görünen dengeler artık donmuş değil; çözülme değil, doğrudan yeniden yapılanma yaşıyoruz. Deyr Hafir ve Meskene hattında başlayan hareketlilik, bugün geldiğimiz noktada bir "operasyon dalgası" olmaktan çıktı; 18 Ocak'ta ilan edilen tam entegrasyon sürecinin fiilen başlatıldığını gösteren bir devletleşme hamlesine dönüştü. Bu yeni fazın en dikkat çekici yönü şu: Sahada "askerî başarı"nın yanında, "sivil güvenliği ve geri dönüş" hedefi de eş zamanlı işletiliyor.
Bu kırılmayı anlamak için önce eski Suriye'yi hatırlamak gerekiyor. Baas rejiminin güvenlik aklı, "kontrol = baskı" üzerine kuruluydu. Kürtlerin vatandaşlık haklarının tartışmalı hale getirildiği, kimlik ve aidiyetin sistematik biçimde sorunlaştırıldığı yıllar, Suriye Kürtlerinin hafızasında derin bir yara açtı. İç savaş başladığında ise bu kez farklı bir baskı dalgası ortaya çıktı: PKK/YPG çizgisi, "özgürlük" iddiasıyla sahaya çıktı ama birçok bölgede siyasal alanı daralttı; yerel toplumsal dokuyu kendi örgütsel ajandasına göre şekillendirdi; gençleri silah altına alma, muhalif sesleri bastırma ve tekçi yönetim pratikleri üzerinden yeni bir tahakküm üretti. Bugün Şam yönetiminin entegrasyon çağrısı yaparken "Kürtlerin hakları" vurgusunu öne çıkarması boşuna değil; bu, hem Esed döneminin yaralarını tanıyan hem de SDG'nin "temsiliyet tekeli"ni kırmayı hedefleyen bir strateji.
Tam da bu noktada kritik bir gerçek daha var: SDG'nin kontrol ettiği bölgeler, sanıldığı gibi yalnızca Kürtlerin yaşadığı alanlar değil. Demografik olarak geniş bir Arap nüfusu barındıran, hatta birçok yerleşimde Arapların ağırlıkta olduğu bir coğrafyadan söz ediyoruz. Rakka, Deyrizor hattı ve Fırat boyunca uzanan pek çok yerleşim, etnik-sosyolojik olarak heterojen bir karakter taşıyor. Bu yüzden "SDG = bölgenin doğal temsilcisi" söylemi, gerçekle bağdaşmıyor.
18 Ocak mutabakatının sahaya yansıyan yönü de tam olarak bu: parçalı otoritenin sonlandırılması, sınırların ve stratejik kaynakların tek bir merkeze bağlanması. Deyr Hafir ve Meskene'de görülen hızlı çözülme, Fırat'ın batısında SDG'nin tutunma kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığını ortaya koydu. Bu noktada Haseke yalnızca bir şehir değil; petrol hatları, kamplar, cezaevleri ve güvenlik mimarisi açısından "ana kilit".
Bu tabloyu tamamlayan en kritik halka ise sahadaki askeri hamle kadar, perde arkasındaki sessiz diplomasi oldu. Şam yönetiminin, özellikle Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara'nın Washington ile doğrudan çatışmayı tetiklemeyecek bir temas zemini kurarak ABD'yi "müdahale etmeme" çizgisine çektiği; bu sayede YPG/SDG kontrolündeki alanların tahliyesinin daha az maliyetle mümkün hale geldiği konuşuluyor. Ocak ayının başında Şam, Paris ve Irak hattında gerçekleştirilen görüşmelerde Suriye yetkililerinin YPG/SDG'ye karşı harekete geçme planlarına işaret etmesi, sürecin rastlantısal değil, önceden tasarlanmış bir siyasi-askeri senkronizasyonla yürütüldüğünü gösteriyor.
Daha da dikkat çekici olan, YPG/SDG'nin uzun süreli destekçisi konumundaki ABD'nin bu plana açık bir itiraz üretmemesi ve akabinde sahada Suriye devletiyle çalışmayı tercih ettiğine dair bir tutum değişikliğinin görünür hale gelmesi. Bu çerçevede ABD elçisi Tom Barrack'ın YPG/SDG liderlerine, Amerikan çıkarlarının artık SDG'de değil Şara'da olduğu mesajını verdiği yönündeki iddialar, Washington'un "paralel yapı" denkleminden "merkezî otorite" denklemine doğru ağırlık kaydırdığına işaret ediyor. Eğer bu okuma doğruysa, bugün yaşananlar yalnızca bir operasyon başarısı değil; aynı zamanda meşruiyetin ve dış desteğin yeniden dağıtıldığı bir geçiş momentidir.
Bu nedenle sahadaki gelişmeler, "güç kullanımı" ile "diplomatik maliyet yönetimi"nin aynı anda yürütüldüğü yeni bir fazı anlatıyor. Şam'ın askeri disiplin, sivil hassasiyeti ve idari mekanizmaları hızla devreye sokma kabiliyeti; ABD'nin itirazsız pozisyonuyla birleştiğinde, SDG'nin propaganda ve psikolojik üstünlük kurma imkanını da daraltıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Suriye devleti, yalnızca alan geri almıyor; devlet kapasitesini yeniden inşa ederek parçalı otorite düzenini çözmeye çalışıyor. Bu süreç kalıcı olursa, Suriye'nin "tam egemenlik" iddiası ilk kez sahada somut bir karşılık bulabilir.
Türkiye açısından bu süreç neden önemli? Çünkü Suriye'nin kuzeyinde parçalı otorite sürdükçe, Türkiye'nin sınır güvenliği kalıcı bir baskı altında kalıyor; terör örgütlerinin hareket alanı genişliyor, düzensiz göç ve kaçakçılık hatları derinleşiyor, ekonomik ve toplumsal maliyetler artıyor. Entegrasyon sürecinin gerçek anlamda işlemesi; yani Suriye'nin kuzeyinde "devlet dışı silahlı yapıların" zayıflaması ve güvenliğin merkezî bir yapıya bağlanması, Türkiye için doğrudan sınır hattında riskin azalması demek.