Yelken benim için sadece bir spor dalı değil, sporun çok ötesinde bir tutku. Kendi hayatım açısından baktığımda, bendeki etkisinin çok olduğunu düşünürüm. Ülke açısından baktığımda ise sadece hayıflanıyorum.
Çocukluk yıllarımda başladım yelkene. O yıllarda Türkiye'nin bütün denizlerinde yarıştım. Yetmedi, yurtdışına ilk çıkışım da Türk Milli Yelken Takımı'na seçilerek oldu. Çocuklukta başlayıp halen her fırsatta yaptığım yelken, bana hayatım boyunca zorluklarla başa çıkma, strateji ve azimle mesafe kat etme konusunda kulağımda küpe kalan çok sayıda ders öğretti. Dışarıdan bakan bir göz bu spor dalını fiziksel bir çaba gibi görebilir. Oysa ağırlıklı olarak zihinsel bir meydan okumadır. Bu yönüyle yelkeni sadece satranç ile kıyaslayabilirim.
Ülkem açısından baktığımda ise Türkiye'de hak ettiği yere varamamış bir spor dalı olarak görüyorum. Aslında sadece yelkende değil, denize dair her şeyde hiç de iyi olmadığımızı düşünüyorum. Mesela sadece denizi ulaşımda kullanma oranlarımızı ele alsak, neredeyse her tarafı denizle çevrili İstanbul'da da ülkemizde de sınıfta kalırız.
Türkiye'nin üç tarafının denizlerle çevrili olmasıyla övünürüz. Oysa denizi ne ekonomide, ne ulaşımda, ne sporda, ne de kültürde hak ettiği ölçüde hayatımızın merkezine koyabilmiş değiliz.
Yelkenle benim tanışmam doğum yerim dolayısıyla oldu. Benim doğduğum büyüdüğüm Hereke'de, o zamanlar ya kürek yapardınız ya da yelken. Sarı Kemal ilerlemiş yaşına rağmen kendisinin de eksiksiz yaptığı ağır idmanlarla kürekçi olmaya niyet edenlerin canına okurdu. Kürekte kullanılan kasları olumsuz etkilediği için kürekçilerin yüzmeyi bırakın denize girmeleri bile yasaktı.
Biz ise Fikret Tarım'ın çırağıydık. O bizi optimistte yelken yarışlarına hazırlar. Kendisi piratta Mehmet Özen'in "flokçuluğunu" yapardı. Usta - çırak ilişkisini her yönüyle o yıllarda yaşayarak öğrenmeye başlamıştık. Optimist ve pirat farklı yelkenli tekne sınıflarıydı. Flok ise ana yelkenin önünde gördüğünüz daha küçük bir ikinci yelken.
Sümerbank Hereke Dokuma Fabrikası'nın müdürü Sümer Spor'un da başkanıydı. Sarı Kemal ve Fikret Tarım yarı zamanlı fabrikada çalışırlar, kalan zamanlarında kulübe gelip bizleri çalıştırırlardı. Fabrikanın Hereke'nin sosyal hayatında son derece önemli bir rolü vardı. Biz, evlerde kullandığımız elektriği fabrikadan alır ücretini de oraya öderdik. Dedem çalıştığı fabrikaya sefer tası ile giderdi. Neden olduğunu çok sonra öğrendim, fabrika lokantasında çıkan yemekler o kadar lezzetliymiş ki, tadımlık olarak evlere de götürülürmüş.
Spor, Hereke'de bu fabrikanın, komşumuz Yarımca'da ise belediyenin himayesindeydi. O yılların Yarımca Belediye Başkanı Hüseyin Avni Şirin'i, koltuğunu dolduran bir başkan olarak hatırlıyorum. Düşünün; Yarımca 1976 yılında Dünya Optimist Yelken Şampiyonası'na ev sahipliği yaptı. Dünyanın muhtelif ülkelerinden gelen yelkenciler için yaptırdığı tek katlı kamp ve konaklama üniteleri sonrasında yaşanan Çaldıran depreminin mağdurları için yuva oldu. Yelken yarışları için Yarımca'da olduğumuz bir başka gün, bir tren vagonunun üstüne çıkan bir simit satıcısının elektriğe kapıldığı sahne de, o hengamede ayağına lastik ayakkabıları takıp sürünerek vagonun üzerindeki yaralı satıcının hayatını kurtaran Hüseyin Avni Şirin de, aklımdan hiç çıkmaz.
Karadeniz'de Samsun'dan başlayın, İstanbul'da Pendik ve Kadıköy, Karadeniz Ereğlisi, İzmit Körfezi, İznik Gölü, Ayvalık, Çeşme, Mersin, İskenderun farklı yarışlar için ortaokuldan itibaren gittiğim yerler arasında ilk aklıma gelenler.
Size zimmetli bir teknenizin ve sizin kullanımınızda bir yelken ve diğer bütün ekipmanlarınızın olduğunu düşünün. O yaşlardaki bir çocuğu nasıl bir sorumluluk duygusu ile hayata hazırlayacağını tasavvur edebilirsiniz. Şunu da ekleyeyim. Teknelerimizin her yıl eski boyalarının pürmüz ile yakılarak raspa ile sıyrılıp temizlenmesi, zımpara, macun ve sonrasında yeniden boyanması, boya sonrasında su zımparası ile suda sürtünmesinin iyice azaltılması, Fikret Abi'nin nezaretinde ama bizim sorumluluğumuzdaydı.
Ve yarışmak, rüzgarı yanınıza, yelkeninize alarak, akıntıları doğru kullanarak, rakiplerinizi çok iyi analiz ederek finiş hattına önce varabilmek her birimize anlatılamaz bir başka sorumluluk duygusu aşılıyordu.
1978'e geldiğimizde artık pirat ile yarışıyordum. Aynı yıl Türk Milli Yelken Takımı'na seçilerek Bulgaristan'ın Varna şehrindeki uluslararası şampiyonaya katıldık. On yedi yaşımızdaydık. Birlikte aynı teknede yarıştığım çocukluk arkadaşım Murat Kara'nın babası da on yedi yaşında Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçmış ve bir daha görüşememişlerdi. Murat'ın babasının köyünü ziyareti oradaki akrabalarını adeta babası ile tekrar buluşturmuştu.
Yelkende, bizim zamanımızın bütün sınıflarının teknelerine bindim. Optimist, pirat, fin, snipe, kadet, şarpi, katamaran ve kadet ilk aklıma gelenler. Sonrasında sörf de yaptım. 2006 yılında 45 feetlik ilk büyük teknemi satın aldım.
Hayatım boyunca çok farklı işler yaptım. Başarılı pek çok projeyi hayata geçirmek nasip oldu. Denizce de bunlardan birisi oldu. İstanbul'dan yelken açarak 49 feetlik bir tekne ile oğlum Alper Afşin ve kardeşim Hasan'ın da aralarında bulunduğu yedi kişilik bir ekiple TRT için çok güzel bir denizcilik programı çektik. Denizi, yelkeni, ülkemizin güzel kıyılarını ve eski kıyı uygarlıklarının tarihçelerini 2009 yazında Antalya'ya kadar uzanan 13 bölümlük bir seri program ile anlattık.
Türk denizciliğinin yakın dönemdeki büyük efsanesi Sadun Boro ile de Denizce için tanıştık. Dünyayı dolaştığı teknesini bu kez Gökova'da Okluk koyunun yakınlarında en az dört yerinden bağlamıştı. "Dünyanın en güzel koylarının burada olduğunu görerek anlayınca daha bir sıkı sıkıya bağlanmışsınız" diye takılmıştım. Çocukluğumda merak ve heyecanla okuduğum Kısmet ile çıktığı dünya turu anılarını, bu kez Gökova Körfezi'nde ve onun teknesinde kendisinden dinlemek unutulmazdı.
Kamuoyundaki "Mavi Vatan" şuuru ve hassasiyetinin ilk kez bu kadar yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Böylesi bir dönem, ülkemizin yüzünü denize dönebilmesi için son derece önemli bir fırsattır. Deniz, sadece güvenlik meselesi değil; ticaret, ulaşım, spor, turizm ve kültür meselesidir. Yaşadığımız coğrafyanın hakkını vererek, bu fırsatı doğru ve yerinde kullanmak ise tam anlamıyla bir vatan borcudur.