Bugün artık yalnızca sınırlar, ordular veya enerji hatları üzerinden yürüyen bir dünya düzeni yok. İnsan haklarından dijitalleşmeye, yapay zekâdan sosyal medyaya, aile yapısından yeni anayasa tartışmalarına kadar her başlık; aslında yeni dünyanın nasıl kurulacağına dair büyük kavganın bir parçası haline geldi. Üstelik bu tartışmalar artık sadece akademik düzlemde yürümüyor. Günlük hayatımızı, çocuklarımızı, özgürlük alanlarımızı, ekonomiyi ve hatta "insanın ne olduğu" sorusunu doğrudan etkiliyor.
Ben de tam bu nedenle Hasan Basri Yalçın ile uzun bir perspektif sohbeti gerçekleştirdim. Konuşmamızda klasik insan hakları paradigmasının neden kriz yaşadığını, Batı'nın kendi kurduğu sistemi neden aşındırdığını, dijital dünyanın nasıl yeni bir kuşatma ürettiğini ve Türkiye'nin bu yeni dönemde nasıl bir pozisyon alabileceğini ele aldık.
Röportaj boyunca yalnızca uluslararası siyaseti değil; sosyal medya düzenlemelerinden yapay zekânın insan emeğine etkisine, dijital tekelleşmeden yeni anayasa tartışmalarına kadar çok geniş bir çerçeveyi konuştuk. Özellikle "teknofeodalizm", dijital haklar, insan onuru, aileyi hedef alan yeni kültürel dalgalar ve devlet-toplum ilişkilerinin yeniden tanımlanması gibi başlıklar dikkat çekici değerlendirmeler içeriyor.
Hasan Basri Yalçın'ın en dikkat çekici vurgularından biri ise şu oldu: Dünya artık yalnızca güç aramıyor; aynı zamanda adalet, güven ve insan merkezli yeni bir denge arıyor. Türkiye'nin önümüzdeki dönemdeki iddiası da tam burada şekilleniyor.
Bu röportaj, yalnızca güncel siyaseti değil; yeni dünyanın hangi fikirler üzerine kurulacağını anlamaya dönük bir zihinsel çerçeve sunuyor.
İşte o röportaj:
Başkanım, artık "insan hakları" meselesi ilk ortaya atıldığı dönemdeki anlamından uzaklaşmış durumda. Bir yönüyle devletleri belirli çizgilere zorlamanın aracı haline geldi. Ancak diğer tarafta da hâlâ güçlü bir insan hakları teorisi ve literatürü var. Bu çerçevede Türkiye'nin yeni bir model ortaya koyma ihtimali ya da insan hakları jeopolitiği içerisindeki konumu hakkında neler söylersiniz?
İnsan hakları meselesi, 1945 sonrası ortaya çıkan evrensel sistemin en önemli başlıklarından biri oldu. Ancak özellikle Batı dışındaki toplumlar açısından bu kavramın teorik olduğu kadar pratik sorunları da bulunduğunu gördük. Bugün gelinen noktada insan hakları pratiğinin özeti büyük ölçüde "çifte standarttır."
Bir hak ihlali Batı'nın çıkar alanı dışındaysa çoğu zaman görmezden gelinebiliyor. Bu tabloyu anlamadan insan hakları jeopolitiğinin bugünkü krizini anlayamayız. Üstelik İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin kurucusu olan aktörler, bugün kendi koydukları kuralları kendileri ihlal ediyor.

"ABD ARTIK BARIŞ DEĞİL SAVAŞ VAAT EDİYOR"
Yani artık sistem kendi kurduğu ilkeleri kendisi mi çiğniyor?
Evet. Mesela sınırların dokunulmazlığı ilkesi fiilen aşındı. Suriye'de kimyasal silah iddiaları gündeme geldi, milyonlarca insan yerinden edildi ama dünya ciddi bir refleks gösteremedi. Gazze'de ise canlı yayında bir insanlık trajedisi yaşanıyor. Bu tablo, insan hakları paradigmasının yalnızca pratiğinin değil, teorik üstünlüğünün de ciddi biçimde sarsıldığını gösteriyor.
"YENİ PARADİGMA SANCILI DOĞACAK"
Peki sizce yeni paradigma ne zaman ortaya çıkacak?
Bugün devlet başkanlarını bile bir gece operasyonuyla gözaltına alabilecek bir uluslararası iklim oluşabiliyor ve buna hukuki kılıflar üretiliyor. Egemenlik hakkı, devlet bağışıklığı gibi klasik ilkeler giderek aşınıyor. Bu nedenle yeni kuralların ne olacağı henüz netleşmiş değil. Açıkçası bu süreç çok iyimser bir yere de işaret etmiyor.
Tam bu noktada güvenli ülkeler öne çıkıyor. Türkiye ise Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde çağın krizleri karşısında "uluslararası vicdanın sesi" olabilen ülkelerden biri olarak ayrışıyor.
DİJİTAL DÜNYA YENİ BİR KUŞATMA ÜRETİYOR
Başkanım, bu karmaşanın bir boyutu da dijital dünya sanırım...
Kesinlikle. Dijital dünya insanlara cazip bir özgürlük alanı sunuyor ama aynı zamanda yeni nesil hak ihlalleri de üretiyor. Nefret dili, ayrımcılık, manipülasyon, insanı değersizleştiren içerikler ve aileyi hedef alan yeni kültürel saldırılar bu alanın içinde büyüyor. Yeni dünya daha şeffaf gibi gözüküyor ama aslında çok daha karmaşık ve faili belirsiz bir hukuksuzluk alanı oluşturuyor. Karşımızda romantik değil, oldukça sert bir tablo var.
"TÜRKİYE GÜVENLİ LİMAN HALİNE GELİYOR"
Bu dönüşüm karşısında Türkiye'yi nerede görüyorsunuz?
Türkiye artık eski Türkiye değil. Kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlayabilen, dış politikasını bağımsız biçimde şekillendirebilen ve bölgesinde etkili bir aktöre dönüşen bir Türkiye var.
Bugün Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu "Dünya 5'ten büyüktür", "Daha adil bir dünya mümkündür" ve "İnsan merkezli siyaset" yaklaşımı aslında küresel sistemin krizine verilen alternatif bir cevaptır.
AK Parti'nin temel yaklaşımı da budur: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." Türkiye bugün insanı merkeze alan bir dış politika modeli oluşturmaya çalışıyor. Suriye'den Gazze'ye, Ukrayna'dan Myanmar'a kadar birçok kriz alanında Türkiye'nin pozisyonunu belirleyen temel yaklaşım budur.
DİJİTAL KUŞATMAYA KARŞIYIZ
Bugün küresel sermaye ve büyük sosyal medya şirketleri insanı yalnızca bir tüketiciye dönüştürüyor. Sürekli ekran başında yaşayan, yönlendirilen, düşünme refleksi zayıflatılmış bir toplum modeli inşa ediliyor.
Nüfusun azaltılmasını teşvik eden yaklaşımlar, aileyi aşındıran kültürel politikalar ve LGBT propagandası gibi başlıklar da bu sürecin parçaları olarak görülüyor. Biz buna karşı insanlığın birlikte mücadele etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu mücadelede devlet hâlâ en önemli koruyucu mekanizma.

"YENİ ANAYASA ÇAĞIN SORUNLARINI KONUŞMAK ZORUNDA"
Yeni anayasa tartışmaları da tam burada devreye giriyor sanırım. Z kuşağı çağındayız ama anayasa metinlerine baktığımızda hâlâ eski dünyanın diliyle yazılmış hükümler görüyoruz. Sizce toplum nasıl bir anayasa istiyor?
Türkiye'nin temel problemi hâlâ bir darbe anayasasıyla yönetiliyor olmasıdır. Darbe anayasaları görünürde özgürlük vaat eder ama arka planda sürekli sınırlama mantığı taşır. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde mevcut anayasanın birçok kısıtlayıcı yönü törpülendi ancak yapısal sorunlar devam ediyor. Bu nedenle sivil bir anayasa ihtiyacı çok açık. Ama mesele yalnızca eski vesayet sorunları değil. Yeni anayasa aynı zamanda çağın yeni krizlerini de konuşmak zorunda.
"SANAL DÜNYA ARTIK ANAYASAL MESELE"
1982 Anayasası yazıldığında dijital dünya diye bir gerçeklik yoktu. Bugün ise kişisel verilerden yapay zekâya, dijital tekellerden istihdam krizine kadar yepyeni meselelerle karşı karşıyayız. Uluslararası şirketlerin ulusal hukukları tanımama eğilimleri büyüyor. İnsanlar kişisel verilerinin nerede tutulduğunu bilmiyor. Nasıl fiziksel dünyada güvenlik güçlerine ihtiyaç duyuyorsak, dijital dünyada da haklarımızı koruyacak yeni hukuk mekanizmalarına ihtiyaç duyacağız. Yeni dönemde özgürlük ile güvenlik arasındaki dengeyi çok daha yoğun tartışacağız.
"TOPLUM DÜZENLEME İSTİYOR"
Bu tehdidin kurumlar tarafından yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz?
Hayır. Çünkü herkes hâlâ bu dönüşümün sonuçlarını tam olarak öngörebilmiş değil. Ayrıca bu meseleleri konuştuğunuz anda "özgürlük düşmanı" ilan edilme riskiyle karşılaşıyorsunuz.
Ama Türk toplumunda çok net gördüğümüz bir gerçek var: İnsanlar dijital dünyanın fırsatlarını görüyor ama aynı zamanda ciddi biçimde düzenlenmesi gerektiğini düşünüyor.
Biz yaptığımız araştırmalarda sürekli aynı tabloyla karşılaşıyoruz. "Devlet dijital alanı düzenlemeli mi?" sorusuna toplumun yaklaşık yüzde 70'i "Evet" cevabı veriyor.
İnsanlar verilerinin yabancı şirketlerde tutulmasına güvenmiyor. Dijital alanın tamamen denetimsiz bırakılmasını istemiyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde dijital haklar ve dijital güvenlik meselesi çok daha büyük bir siyasal gündem olacak.
"TEKNOFEODAL BİR DÜZEN OLUŞUYOR"
Dijitalleşme yeni sosyal hak tartışmalarını da beraberinde getiriyor sanırım...
Kesinlikle. Bugün yapay zekâ ve robotlaşma nedeniyle insan emeğine duyulan ihtiyaç azalıyor. Bunun sonucunda bazı büyük şirket yöneticileri açık açık "İnsanlar çalışmasa da olur, biz onlara ödeme yaparız" yaklaşımını dillendirebiliyor.
Bu son derece tehlikeli bir bakış açısıdır. Çünkü insanı üretimden koparıp yalnızca tüketen bir varlığa dönüştürüyor.
Bugün Amazon, Microsoft, X/Twitter, Facebook, WhatsApp gibi yapılar devasa "tekno-feodal" güçlere dönüşüyor. Sermaye giderek daha az elde toplanıyor. Küçük işletmeler sistem dışına itiliyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin en kritik meselelerinden biri dijital tekelleşmeye karşı mücadele olacak.

"AK PARTİ'NİN PARADİGMA DEĞİŞİMİ: DEVLET-MİLLET KUCAKLAŞMASI"
Bir siyaset bilimci olarak soruyu biraz daha derinleştireyim. Sizce AK Parti'nin 20 yıllık serüvenindeki temel paradigma değişimi nedir?
AK Parti siyaseti tek bir temel anlayış üzerine kurulmuştur: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." AK Parti öncesinde devlet, vatandaşı merkeze alan değil; çoğu zaman vatandaşı sınırlayan bir yapıya sahipti. Vatandaş ile devlet arasında ciddi bir mesafe vardı.
AK Parti döneminde ise devlet-millet ilişkisi yeniden kuruldu. Vesayet mekanizmalarının tasfiyesiyle birlikte vatandaş devletle yeniden bağ kurdu, devleti sahiplendi. Çünkü bu ülkenin vatandaşları devletin hizmetkârı değil, gerçek sahibidir. Devlet ise vatandaşına hizmet etmek için vardır. AK Parti'nin temel paradigma değişimi de tam olarak budur.
Başkanım, son olarak neler söylemek istersiniz?
Bugün insanlık çok büyük bir kırılma döneminden geçiyor. Sadece siyasi veya ekonomik bir dönüşüm yaşamıyoruz; aynı zamanda ahlaki, kültürel ve toplumsal bir yeniden yapılanma sürecinin içindeyiz. Böyle dönemlerde toplumların ayakta kalabilmesi için güçlü devletlere, sağlam aile yapısına, milli kimliğe ve insanı merkeze alan bir siyaset anlayışına ihtiyaç vardır.
Türkiye'nin son yıllarda verdiği mücadeleyi de bu çerçevede okumak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca sınır güvenliği, ekonomi ya da diplomasi meselesi değil. Aynı zamanda insanın korunması, toplumun çözülmesinin engellenmesi ve geleceğin inşa edilmesi meselesidir. Dijital dünyadan küresel siyasete kadar her alanda insanı edilgen, yönlendirilen ve tüketen bir nesneye dönüştürmeye çalışan yeni bir anlayışla karşı karşıyayız.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye'nin en önemli gündemlerinden biri; teknolojiyi reddetmeden ama insanı koruyan, özgürlüğü savunurken toplumu da muhafaza eden dengeli bir model geliştirmek olacaktır. Bizim medeniyet perspektifimiz zaten buna uygun bir birikim sunuyor. İnsan merkezli siyaset, adalet anlayışı, aileyi koruyan toplumsal yapı ve devlet-millet dayanışması bu anlamda büyük önem taşıyor.
Ben Türkiye'nin önümüzdeki dönemde sadece bölgesel bir güç değil, aynı zamanda dünyadaki vicdan arayışının önemli merkezlerinden biri haline geleceğini düşünüyorum. Çünkü artık dünya sadece güç aramıyor; adalet de arıyor, güven de arıyor, insanı merkeze alan yeni bir denge de arıyor. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye'nin ortaya koymaya çalıştığı yaklaşımın kıymeti de tam burada ortaya çıkıyor.
Başkanım zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Ben de şahsınız da Star Gazetesine teşekkür ederim. Sağ olun Cüneyd bey.
Prof. Dr. Hasan Basri Yalçın kimdir?
Prof. Dr. Hasan Basri Yalçın, 1980 yılında Eskişehir'de dünyaya gelmiştir. İlkokul, ortaokul ve liseyi Eskişehir'de tamamlamıştır. 2004 yılında Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun olmuştur. Yüksek Lisansını Koç Üniversitesi'nde 2006 yılında tamamlamıştır. Doktorasını ABD'de University of Cincinnati'de Siyaset Bilimi alanında "International Politics as a Struggle for Autonomy" (Bir Otonomi Mücadelesi Olarak Uluslararası Siyaset) başlıklı teziyle 2011 yılında yapmıştır.

2011-2012 yıllarında İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü kurucu başkanlığını yapmıştır. 2012-2021 yılları arasında İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. 2021 yılından bu yana İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Profesör olarak görev yapmaktadır. Uluslararası İlişkiler Teorisi, Güvenlik, Strateji, NATO, terörle mücadele stratejileri, askeri teknoloji, Türk Dış Politikası ve sosyal bilimler felsefesi gibi konularda araştırma ve yayınlar yapmaktadır. Çeşitli düşünce kuruluşlarında araştırmacı ve direktör görevlerinde bulunmuştur. T.C. İletişim Başkanlığı'nda beş yıl boyunca danışmanlık görevi yürütmüştür. 2022 yılından bu yana da Türkiye Araştırmaları Vakfı başkanlığını yürütmektedir.
AK Parti 4. Olağanüstü Kongresi'nde İnsan Hakları Başkanlığı görevine getirilmiştir. 23 Şubat 2025 tarihinde gerçekleşen AK Parti 8. Olağan Kongresi'nde aynı göreve tekrar seçildi. Prof. Dr. Hasan Basri Yalçın ileri seviyede İngilizce bilmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.




