Muhafazakâr "din dersi azaldı" diyor, seküler "bireysel silahlanma" diyor, liboş "öğretmen itibarsızlaştı" diyor, ulusalcı "tarikat-çete ittifakı" diyor, akademisyen "bulaşıcı saldırı" diyor, gazeteci "ekran diyeti" diyor.
Herkes bir parça gösteriyor sadece.
**
Lütfen oturun şimdi!
**
O iki çocuk, ayakta duran bir kuruma değil, çoktan ölmüş bir kurumun cenazesine silahla girdiler.
Kahramanmaraş'ta da Siverek'te de çocuklar mezara kurşun sıktı.
Biz hâlâ "güvenlik zafiyeti" diye tartışıyoruz.
Morga X-ray cihazı koymak cenazeyi diriltmez!
"Okul binası" ile "Eğitim yuvası" aynı şey değil. Çocuk bunu görüyor. Hem de bizden daha erken görüyor.
Okul, çocuğa yarın için bir vaat veren yerdir. Öğretmen o vaadin şahidi, diploma o vaadin senedi, mezuniyet o vaadin törenidir.
Biz çocuğa hayal anlatıyoruz. O ise mezun olmuş işsiz diplomalılara, kuryelik yapanlara, kira altında ezilen ailelere, ertelenmiş evliliklere bakıyor.
Bu çocuklar bir sınıfa değil, bir bekleme salonuna sokulduklarını hissediyor. Yetişen insan gibi değil, oyalanan insan gibi yaşıyorlar.
Sabah zil çalıyor, ders başlıyor, sınav geliyor, puan hesaplanıyor, tercih yapılıyor. Karşılarına çıkan manzara belirsizlik, yorgunluk ve kayan bir hayat.
Çocuk bunu fark ettiğinde okul umut kapısı olmaktan çıkıyor. İçinde yaşadığı yalanın dekoruna dönüşüyor. Böyle olunca okul koridoru da eğitim alanı değil terk edilmiş anlamın soğuk sahnesine dönüşüyor.
Pandemi yılları bir neslin omurgasını kırdı. Sekiz, dokuz, on yaşındaki çocuklar sınıftan, teneffüsten, yüz yüze tartışmadan, kavga edip barışmaktan, arkadaşının gözünün içine bakarak büyümekten koparıldı.
Bir sabah kapılar açıldı ve onlardan kaldıkları yerden devam etmeleri beklendi. Oysa onlar için okul virüsten itibaren ekrandı.
Biz binayı açtık ama çocukluğun kopan damarlarını onarmadık!
Eski çocuklukta öfkenin, hıncın, yenilginin küçük küçük yaşandığı alanlar vardı. Sokak vardı, mahalle vardı, kavga vardı, barışma vardı, utanma vardı, büyük sözü vardı.
Şimdi birçok çocuk doğrudan en uç tepki biçimleriyle karşılaşıyor. Öfkesini yumrukla değil kurşunla, itirazını sözle değil baskınla, görünme arzusunu emekle değil dehşetle kuruyor.
Çocuğa sükûnet anlatıyoruz ama hakareti ödüllendiriyoruz.
Merhamet öğütlüyoruz ama ekranda mafyayı parlatıyoruz.
Hukuk diyoruz ama gündelik hayatta güçlünün borusunu dinletiyoruz.
Saygı bekliyoruz ama aileyi yorgun bırakıyor, toplumu sürekli gerilimle besliyoruz.
Çocuk bütün bunları kaydediyor. Sonra dönüp bizim kurduğumuz cümleleri değil, bizim sergilediğimiz hayatı uyguluyor.
"Katilin adını anmayın" diyor sözde uzmanlar. Güzel laf. Ama biz o adı anmayacak bir medya düzenine sahip değiliz.
Manşette adı, yaşı, selfisi, WhatsApp yazışmaları, profil fotoğrafındaki Elliot Rodger'ın resmi.
Ve on binlerce çocuk bu sayfaları yatmadan önce parmağını kaydırarak uyuyor.
Biyolojik olarak ailenin evladı olan çocuk, zihnen başkalarının mülkü haline gelmişse, orada yalnız disiplin zaafı yoktur.
Orada medeniyet boşluğu vardır.
O boşluğu algoritma doldurur, şöhret arzusu, aşağılanma korkusu doldurur, bazen de silahın sağladığı sahte kudret.
Siverek ve Kahramanmaraş bize yalnız saldırgan çocuk göstermedi. Kendi evladının zihni üstündeki hâkimiyetini kaybetmiş bir toplumun röntgenini gösterdi.
Bu çocuklar silahı ateşlediğinde birilerini öldürdüğünü değil, hayatının "zirve anını" yaşattıklarını düşünüyordu.
"Görünmüyorsan, yoksun!" formülünü öğrettik ona. En hızlı görünmenin yolu ise en büyük dehşeti yaşatmakmış, gösterdi o bize!
Okul koridoru onun için cinayet mahalli değil, en yüksek izlenmeye ulaşacağı bir stüdyoydu.
Mantık dersini bir zamanlar müfredattan kaldırdık, muhakemeyi kesip yerine test çözme tezgâhı kurduk.
Sonra da "bu çocuklar niye düşünmüyor" diye soruyoruz.
Bir şeyi de açık söyleyelim. Bakan Yusuf Tekin, belki de son 145 yılın en cesur Millî Eğitim bakanıdır. Çarpık düzenin konforunu bozduğu için hedefe konuyor.
Kim ne derse desin, memleketin evlatları üzerinden ideolojik havlama hırıltılarını duyurmaya çalışarak rövanş devşirmeye kalkan güruha karşı Yusuf Tekin'e siper olmayı dava şuurunun namus borcu sayarız. Çünkü burada mesele bir isim değil, doğrudan doğruya bu ülkenin evlatlarıdır.
Ben silahla okul basan çocuğu savunmuyorum, Allah esirgesin, bir katildir. Ama o binayı çoktan biz boşalttık.
Çocukları yeniden bütüne çağırmayan, onlara seciye, anlam ve istikamet vermeyen her düzen, bir sonraki kurşunun gölgesinde yaşamaya mahkûmdur.
Şimdi bayraklar yarıya inecek, belki hatim indirilecek, rical-i devlet ziyarete gidecek, okullar üç gün kapalı kalacak, sonra aynı bekleme salonunun kapıları yeniden açılacak.
Ve bir sonraki çocuk, bekleme salonunda numarasını beklerken, çantasına kim bilir kimin silahını koyacak!
**
Oturduğunuz yerden kalkabilirsiniz şimdi!