Savaştan daha büyük bir felaketle karşı karşıyayız...
İran'ın asimetrik tepkisi ve dayanıklılığı, meseleyi askeri ve siyasi sınırların ötesine taşıyarak enerji, lojistik, tedarik ve emtia hatlarını kapsayan bir jeostratejik krize dönüştürdü.
Bugün tartıştığımız şey yalnızca İsrail, ABD ya da İran ekseninde yaşanan bir çatışma değil. Bu sorun çözülse, Hürmüz açılsa bile karşımıza çıkan esas kriz sona erecek gibi görünmüyor.
Bu süreçte uluslararası hukuk zayıfladı ve artık işlevini kaybetmiş durumda.
Bu krizde artık denge yok...
Güç yetmeyince yerini orantısız tehditler ve dengesiz tavırlar aldı.
Dünya siyasetinin şirazesi kaydı.
Hukuk değil güç konuşuyor artık...
YENİ DÜZENİN TEMELİ
Cari uluslararası sistem, Birleşmiş Milletler ile birlikte bir hukuk mimarisi kazanmıştı. Soğuk Savaş sonrası bu mimari siyasal etkilerle yeniden şekillendi ve belirli kabuller üzerinden yürüyen bir düzen ortaya çıktı.
ABD'nin küresel hâkimiyetini tesis ederken dünyaya sunduğu temel vaat de buydu: hukuk (!) Ancak bu yapı, görünürde güçlü olsa da özünde kırılgandı. Çünkü bu sistemi ayakta tutacak merkezi bir yaptırım gücü yoktu.
Bu nedenle uluslararası hukuk, ideal anlamda bağlayıcı bir sistem kurmaktan ziyade büyük güçlerin yön verdiği bir alana dönüşecekti. Nitekim öyle de oldu.
Buna rağmen dünya, korku, menfaat ya da alışkanlıkla bu düzeni korumayı tercih etti. Çünkü alternatifinin ne olacağı bilinmiyordu...
Ya da buna kimsenin gücünün yetmeyeceği açıktı.
GÖRMEZDEN GELİNEN İHLALLER
2003 Irak işgaliyle başlayan süreç, aslında sistemin çözülmeye başladığı ilk somut kırılmaydı.
Bu müdahale, uluslararası hukuk açısından açık bir ihlaldi. Ancak dünya buna güçlü bir tepki vermedi. Korku, menfaat ve siyasi hesaplar, hukukun önüne geçti. ABD'nin tutumları görmezden gelindi.
İşte tam bu noktada hukuk zayıflamaya başladı. Çünkü hukuk, ihlal edildiğinde değil; ihlal edilip yaptırımsız kaldığında çöker.
Arap Baharı sonrasında yaşanan gelişmeler, bölgesel krizlerin küresel stratejik hesaplaşmaların parçası haline gelmesi ve büyük güç rekabetinin sertleşmesi bu çözülmeyi hızlandırdı.
Artık güç yalnızca askeri kapasiteyle değil; enerji yolları, teknoloji, bilgi ve ekonomik ağların kontrolü üzerinden tanımlanan çok katmanlı bir mücadeleye dönüştü.
VİCDAN VE GERÇEKLİK ARASINDA
Gazze ile birlikte yeni bir eşik aşıldı...
Küresel vicdan sessiz kalmadı. İnsanlar meydanlara çıktı. Ancak bu tepki, sistemin işleyişini değiştirmeye yetmedi.
Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları yok sayıldı. Uluslararası Adalet Divanı kararları yalnızca "tespit" olarak kaldı. Birleşmiş Milletler ise kınama mesajlarının ötesine geçemedi.
Ve artık şu soru kaçınılmaz hale geldi: Uluslararası hukuk ne işe yarar?
İran'a yönelik saldırılar bu soruyu daha da derinleştirdi. Taraflar kendi eylemlerini meşrulaştırmak için farklı gerekçeler ileri sürdü.
Önleyici saldırı, meşru müdafaa ve güvenlik söylemleri üzerinden hukuk esnetildi. Oysa normlar açıktır: Kuvvet kullanma yasağı esastır, istisnalar ise sınırlıdır.
Buna rağmen bu sınırlar genişletildi. Sivil hedeflerin vurulması, insancıl hukuk ilkelerinin göz ardı edilmesi ve savaşın ilk günlerinde yaşanan ağır kayıplar, hukukun sahada ne kadar etkisiz kaldığını açıkça gösterdi.
SAVAŞ, İSTİSNA DEĞİL KURAL!
Bugün gelinen noktada en çarpıcı dönüşüm şudur: savaş artık istisna değildir.
Kendisini "Pax Americana" olarak tanımlayan yapı, fiilen savaş açma yetkisini kendi doğasından türeten bir aktöre dönüşmüş durumda.
"Ya itaat ya da savaş" anlayışı artık açık biçimde dünyaya dayatılıyor.
ABD'nin savaş konusunda "öz yetki" kullanan bir devlet haline gelmesi, uluslararası hukuk düzenini temelden sarsıyor. Üstelik bu yalnızca dış politika tercihi de değil.
ABD'nin iç hukuk mekanizmalarındaki aşınma da bu durumu besliyor.
Savaş ilan etme yetkisinin fiilen yürütmeye kayması ve bunun normalleşmesi, sürekli çatışma üretebilen bir yapı ortaya çıkardı.
Artık savaş sistemin aracı...
Barış ise istisna.
SONUÇ: TÜRBÜLANS
Uluslararası hukukun zayıflaması, yalnızca normların ihlali değildir.
Bu, küresel düzenin değişmesidir.
Dünya hukuki açıdan bir türbülansa girmiş durumda.
Uluslararası hukuk düzeni çözülüyor; yerini çoklu ve rekabet eden norm sistemleri alıyor. Her güç merkezi kendi hukukunu üretmeye başlıyor.
Meşruiyet artık evrensel ilkelerden değil, güç dengelerinden türetiliyor. Buna ne kadar "hukuk" denir veya bu ne kadar kuşatıcı olur, o da ayrı bir tartışma konusu...
Bugün için bu süreç tam anlamıyla bir kuralsızlık üretmiyor belki ama hukuk artık yön veren değil, yön verilen bir araç haline gelmiş durumda.
Ve bu durumun vaat ettiği tek şey var:
Kırılgan, güvensiz ve sürekli kriz üreten bir dünya.
ABD'nin meseleyi sürüklediği yer tam olarak burası.
Ve bu, yaşadığımız tüm krizlerden daha derin sorunlar üretmeye gebe...