Atlantik Okyanusu'nun Amerika ve Avrupa'yı fiziksel olarak değil ama ilişkinin boyutu ve derinliği açısından her geçen gün biraz daha uzaklaştırdığını gösteren haberler tabiri caizse ürkütücü bir şekilde 'yağmur gibi yağıyor'.

İşte bunlara son eklenen 'damla' işin 'ürkütücü' kısmını oluşturuyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası bir anlamda 'zincirlenen Almanya'nın zincirlerinden birinden daha kurtulma arzusu.
Federal Almanya Şansölyesi Friedrich Merz'den dinleyelim bunun ne olduğunu:
"Almanya, uluslararası alanda bağlayıcı iki anlaşma gereği kendi nükleer silahlarına sahip olmamakla yükümlüdür.
Ancak bu, diğer Avrupa ülkeleriyle ortak nükleer caydırıcılık konusunda görüşemeyeceğimiz anlamına gelmez.
Bu görüşmeler devam ediyor, ancak henüz çok erken aşamadalar."

Bir düşünelim bakalım ne kadar 'makul' bir arzu olduğunu:
İki dünya savaşının, milyonlarca insanın ölümünün, insanlığın refahı için harcanabilecek kaynakların yok etmek için harcanmasında temel paya sahip ülke, toptan yok olmaya yol açan silaha sahip olma arzusunu açıkça dile getiriyor.
Almanya'nın savunma harcamalarını Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın (GSYİH) %5'ine kadar çıkaracağı sözünü de veriyor Almanya Şansölyesi Merz.
"Askeri yeteneklerimizi artırmak, egemenliğimizi savunmak anlamına gelir."
Silahlanacağım diyor; ofansif-saldırgan değil, tamamen defansif-savunma için.
Durup dururken değil tabii bu sözlerin geliverişi.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak 2. kez göreve gelen Donald J. Trump'ın hem söylem hem de eylemleri, Avrupa ülkelerini birer birer 'kendi göbeğini kendisinin kesmesi'ne işaret eden hamleleri de beraberinde getirdi ister istemez.
Velhasıl Avrupa artık Amerika Birleşik Devletleri'nin giderek daha da flulaşan "nükleer şemsiyesi"nin altında güvende hissetmiyor.
Dünyanın hangi yeni sorunlara gebe olduğunu düşünmesi bile ürkütücü.
Halk deyişiyle kötü günler geride kaldı; sıra daha da kötü günler mi geliyor?
