Uluslararası siyasetin çalkantılı atmosferinde, devletlerin yalnızca güç dengeleriyle değil, aynı zamanda ahlaki cesaretleriyle de sınandığı bir döneme tanıklık ediyoruz. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'a yönelik saldırıları sürerken Avrupa'nın büyük güçlerinin büyük ölçüde sessiz ya da destekleyici bir pozisyona kayması, kıtanın savaş ve barış konusundaki tarihsel sorumluluğunu yeniden tartışmaya açmıştır.
Bu atmosferde İspanya'nın ortaya koyduğu tutum yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda Avrupa siyasal geleneğinde giderek zayıflayan ahlaki bir damarının yeniden hatırlatılmasıdır.
Uluslararası hukuk ve diplomasi tarihi bize şunu öğretir: Gücün sınırsız kullanımı hiçbir zaman kalıcı barış üretmemiştir. "Önleyici meşru müdafaa" gibi kavramlar çoğu zaman güç siyasetinin hukuki kılıfı olmuştur. Oysa modern uluslararası düzenin temeli, özellikle Birleşmiş Milletler sistemi içinde, kuvvet kullanımının son derece dar ve açık şartlara bağlanmasıdır.
SAVAŞIN HUKUKSUZLUĞUNA KARŞI BİR AVRUPA DEVLETİ: İSPANYA
İspanya'nın bu hukuki çerçeveyi hatırlatması ve havaalanlarını askeri operasyonlar için kullandırmayacağını açıklaması, güç siyasetinin normalleştirildiği bir dönemde nadir görülen bir ilkesellik örneğidir.
Ne yazık ki Avrupa'nın diğer büyük devletleri aynı ahlaki berraklığı gösterememiştir. Birleşik Krallık, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler tarih boyunca diplomasi ve uluslararası hukuk üretiminde roller üstlenmiş olsalar da bugün sergiledikleri tavır, bu mirasla çelişmektedir. Avrupa'nın iki dünya savaşının yıkımından çıkardığı en büyük ders, güvenliğin askeri üstünlükten değil karşılıklı hukuki düzenlemelerden doğduğuydu. Bu dersin unutulması, Avrupa'nın kendi tarihsel hafızasına karşı işlenmiş bir ihmaldir.
Diplomasi tarihi bize barışın çoğu zaman güçlülerin değil, cesur azınlıkların eseri olduğunu gösterir. 1815'te Avrupa'yı yeniden düzenleyen Viyana Kongresi yalnızca güç dengesi değil, aynı zamanda savaşın yıkıcılığını sınırlama arayışının da ürünüydü. Daha sonra 1899 ve 1907'de düzenlenen Lahey Barış Konferansları uluslararası anlaşmazlıkların hakemlik ve hukuk yoluyla çözülmesi gerektiğini ilan ederek modern barış hukukunun temellerini attı.
AVRUPA'NIN UNUTTUĞU VİCDANI İSPANYA HATIRLATTI
İspanya'nın bugünkü tutumu bu tarihsel çizginin doğal bir devamı olarak okunmalıdır. Bir devletin kendi topraklarını askeri operasyonlar için kullandırmayı reddetmesi yalnızca teknik bir diplomatik karar değildir; bu, uluslararası ilişkilerde etik sorumluluğun hâlâ mümkün olduğunu gösteren sembolik bir davranıştır. Bu tavır, güç merkezlerinin baskısına rağmen hukukun üstünlüğünü savunabilmenin mümkün olduğunu hatırlatmaktadır.
Realist yaklaşım devletlerin yalnızca güvenlik ve güç hesaplarıyla hareket ettiğini varsayar. Ancak normatif kuramlar ve özellikle "uluslararası toplum" fikrini savunan düşünürler, devletlerin bazen hukuki ve ahlaki normları korumak için maliyetli kararlar alabileceğini vurgular. İspanya'nın tavrı bu ikinci yaklaşımın yaşayan bir örneğidir.
Bugün Avrupa'nın ihtiyacı olan şey askeri hizalanmalar değil, diplomatik yaratıcılıktır. Eğer Avrupa gerçekten küresel barışın bir aktörü olmak istiyorsa, hukukun sınırlarını zorlayan askeri operasyonlara mesafe koymalı ve diyalog kanallarını güçlendirmelidir.
İspanya'nın yaptığı tam olarak budur: Savaşın gürültüsü içinde hukukun sesini duyurmak.
Tarih bize şunu gösterir: Savaşlar büyük güçler tarafından başlatılabilir, ancak barış çoğu zaman vicdan sahibi devletlerin cesaretiyle başlar. Bugün Avrupa'da bu cesareti hatırlatan ülke İspanya'dır. Ve belki de kıtanın geri kalanının yeniden öğrenmesi gereken ders tam olarak budur: Barış, güçten değil ilkeden doğar.