Bu hafta Ankara'da 36. NATO Zirvesi yapıldı. Son derece başarılı bir organizasyondu. Anlaşılan o ki, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bu ev sahipliği doğru değerlendirilirse, ülkemiz ve dış siyaset adına başarılı sonuçların alınabileceğini çok önceden görmüş. Atılması gereken adımları buna göre planlamış. Sonuçta da hedeflediği kazanımları fazlasıyla elde etti. Vatandaş olarak ülkemiz adına teşekkür borçluyuz. Dış siyaset açısından bakıldığında ise Türkiye'nin Zirve'den çıkardığı sonuç takdire şayandır.
Zirve'ye Trump'ın katılması ve diğer liderlere demediğini bırakmazken "Zirve Türkiye'de, dostum Erdoğan'ın ev sahipliğinde yapılmasaydı, katılmamış olabilirdim" sözlerini defalarca vurgulaması, katı diplomatik teamüllerin dışına çıkan samimi fotoğraf ve açıklamalarla birleşince, 36. NATO Zirvesi'ne Erdoğan ile Trump damgasını vurdu.
Kısacası bu hafta neredeyse bütün dünya Erdoğan ile Trump'ı konuştu. Bu vesileyle ben de, bir yerlerinde bulunduğum anılarla onun dünden bugüne uzanan siyasi yürüyüşünü hatırlatayım istedim.
Recep Tayyip Erdoğan, siyasette ya da diplomaside iz bırakmış bir aileden gelmiyor. AK Parti ile ilgili çok temel bir sosyolojik değerlendirme yapacak olsanız, ilk cümle olarak toplumun çeperlerini merkeze taşıdı dersiniz. Esasen Recep Tayyip Erdoğan'ın sadece kendisi bile bu sosyolojik değerlendirme için çok iyi bir örnektir.
Kendileriyle, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken tanıştım. Bizi tanıştıran ortak dostumuz, işadamı Mustafa Duran'dı. Almanya'da, Krefeld'de bir kuyumcu dükkanı açıyordu. Açılışa Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Avrupa Türk-İslam Birliği Genel Başkanı Musa Serdar Çelebi'yi davet etmişti. Dördümüz bir kahvaltı sofrasında ülke ve dünya siyasetini konuştuk. O günlerde bile mahallesinin dışında karşılığı olan bir duruşu vardı. Olması gereken de zaten buydu.
Tanışmamızdan bir buçuk yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na adaydı. Mustafa Duran'ın Almanya'dan seçim kampanyasına destek olmak için gönderdiği Mercedes bütün gazetelerde haber oldu. Türk kamuoyu Mustafa Duran'ı bu vesileyle tanıdı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri'nin gecesinde ben de Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı'ndaydım. Tam bir teslimiyet ve sükunet halinde, son derece soğukkanlı ama inanılmaz hazırlıklıydı. Hiçbir ayrıntı atlanmamış; İstanbul mahalle mahalle, sokak sokak örgütlenmişti. Kendilerinin ve o dönem il teşkilatında yardımcısı olan Hamza Akbulut'un odalarında seçim sonuçlarını sabahın ilk saatlerine kadar takip ettim. Seçim gününe gelindiğinde zaten bütün İstanbul "Tamam İnşallah" afişleri ile bezenmişti. Kampanya sorumluları olarak Nabi Avcı ve Özkul Eren'i hatırlıyorum.
Başkanlığı döneminde ekibinde bana da yer verdi. Başkan danışmanı olarak basın, halkla ilişkiler, kültür ve sanat alanlarında sorumluluk taşıdım. Sonrasında Kültür A.Ş. Genel Müdürlüğü de yaptım. Kendilerinin ve takip eden iki başkanın dönemlerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki çalışma sürem on yılı geçti.
Sokakları çok iyi biliyordu. Siyaset mizacına uygundu. Bir uçak yolculuğu yaptığında görebildiği hemen herkesle selamlaşır, hal hatır ederdi. Bir seferinde Ankara'ya Yerel Yönetimler Fuarı'na gidiyorduk. Aynı uçaktaki Deniz Baykal'ın çantalarının taşınmasını kaşla göz arasında yanındakilere nasıl yaptırdığına tanık oldum. Haliyle muhatabı etkilendi. Yeri gelmişken "zülf-i yare" de dokunayım. Şimdilerde onun sayesinde uçağın ilk sırasında en sol koltuğa oturma hakkı kazanan bazılarının bırakın uçağın yolcularını yan koltukta oturanla bile selamlaşmaktan imtina etmelerini en hafif ifadeyle garipsiyorum.
Bir başka seferinde Almanya'ya giden bir heyetteydik. Bir gün önce Çevre Bakanı İmren Aykut ile televizyonda çok sert bir tartışmaya girmişti. Bizim "keşke yapmasaydı" diye konuştuğumuz bu tartışmanın toplumdaki karşılığının çok başka olduğunu ancak Almanya'da anladık. Köln'de bir metro yolculuğu yapmak istedi. Metroda karşılaştığı Türk kadınlarından oluşan bir grup "hoş geldiniz" diyerek etrafını sardı. İkinci cümleleri, onun kullandığı kelimelerden çok daha sertleriyle "iyi ki yaptınız" diyerek adı geçen bakana yüklenmek oldu.
Beyaz Masa'nın da sorumluluğunu taşıdığım sonraki bir dönemde, çok sevdiğim bir ağabeyimin ablası İSKİ'de çözülecek bir sorunu için bir vatandaş şikayeti bırakmıştı. Her gün yaklaşık on bin vatandaş başvurusu geliyor; ben ve ekibim bunların çözümünü ilgili birimlerden takip ediyorduk. İSKİ Genel Müdürü'nü aramadan şikayet sahibi ablayı geri arayınca kulaklarıma inanamadım: "Beni Tayyip Bey aradı ve sağolsun işim de çözüldü" dedi. Gelen vatandaş şikayetlerinin bir nüshasını rutin bir iş olarak başkanlığa yolluyorduk. Anladım ki, o yoğun temposunda bile her gün onların arasından tesadüfi örnekler seçiyor ve tek tek arıyordu. Türkiye'de en çok insan tanıyan ve en çok insana dokunan siyasetçinin o olduğuna eminim.
Pınarhisar Cezaevi'ne girmeden bir gün önce, vefat haberini alır almaz eski dostu milli güreşçi Tevfik Aydeniz'in evine gittik. O da İsviçre'den dönmüş ve belediyede görev almıştı. Aydeniz Ailesi'nin bilge anaları hepimizi hüngür hüngür ağlattı: "O seni hiç yalnız bırakmadı. Bak sen onu yalnız gönderiyorsun!" Rahmetli'nin naaşı hemen önümüzde, biz darmadağın bir haldeydik.
Sonraki gün Hasan Yeşildağ mahkum; Zeki Yeşildağ, Erhan Şenol ve ben ise özel izinli ziyaretçiler olarak onu cezaevinde karşıladık. O yine defalarca tanık olduğum aynı teslimiyet ve soğukkanlılık halindeydi.
Herkes gittikten sonra Zeki Yeşildağ ile cezaevinin etrafını turlayıp dönelim dedik. Önce avlu duvarının dibinde bir karaltı gördük. Sonra bu karaltının yerde yattığını ve hıçkırarak ağladığını fark ettik. Adımlarımızı hızlandırdık. Özel Kalem Müdürü Lütfi Aydın'dı. Zorlukla teskin edip onun da yola çıkmasını sağladık. "94 Ruhu" denilince aklımdan çıkmayan bir anıdır bu.
Erkan Mumcu çok iyi bir hatiptir. Isparta'da, oğlunun sünnet düğününde, bir kürsüdeki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a bir de onu can kulağıyla dinleyenlere bakarak, kulağıma söylediği şu sözleri de yazının sonunda okuyacağınız kanaatimi iyice pekiştiriyor: "Şöyle yalın bir siyasi dilim olmasını ne çok isterdim!"
Onun sahici ve yalın dili, diplomatik protokolün katılığını bir kenara bıraktığı anlarda çok daha belirgin hale geliyor. Dikkatle bakıldığında, 36. NATO Zirvesi'ne Erdoğan ile Trump'ın damga vurmasının ardında da aslında bu özellik yatıyor.