15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden tam 10 yıl geçti.
15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye yalnızca bir darbe girişimiyle karşı karşıya kalmadı. Devletin anayasal düzeni, demokratik kurumları ve millet iradesi, FETÖ terör örgütü tarafından organize edilen silahlı bir kalkışmayla hedef alındı. Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Emniyet Genel Müdürlüğü saldırıya uğradı, savaş uçakları kendi vatandaşlarını hedef aldı ve 253 vatandaşımız şehit oldu, binlerce vatandaş yaralandı.
Dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde parlamentonun bombalanması, savaş uçaklarının kendi halkına ateş açması ve silahlı bir terör yapılanmasının devlet yönetimini ele geçirmeye çalışması, uluslararası kamuoyunda tartışmasız biçimde "demokrasiye saldırı" olarak tanımlanırdı. Ancak söz konusu Türkiye olduğunda Batı'nın önemli bir bölümü aynı netliği gösteremedi.
ABD, Avrupa Birliği ve NATO resmî açıklamalarında seçilmiş hükümete destek verdiler. Ancak darbe gecesindeki ilk açıklamalar dikkatle incelendiğinde, birçok Batılı başkentte "bekle-gör" yaklaşımının hâkim olduğu görülmektedir. Darbenin başarısız olmasının ardından ise tartışmalar kısa sürede FETÖ'nün gerçekleştirdiği terör eylemlerinden uzaklaşarak Türkiye'nin alacağı tedbirlere yöneldi.
Batılı medya kuruluşlarının önemli bir kısmı da benzer bir yayın politikası izledi. Parlamento bombalanmış, siviller öldürülmüş, anayasal düzen silahla ortadan kaldırılmaya çalışılmış olmasına rağmen, haberlerin merkezine FETÖ terör örgütünün gerçekleştirdiği saldırılar değil, Türkiye'nin darbe sonrasında atacağı adımlar yerleştirildi. Kısa süre içinde uluslararası medya gündeminde "darbe" yerine "karşı darbe", "tasfiye" ve otoriterleşme" başlıkları öne çıktı.
FETÖ'nün gerçekleştirdiği kanlı saldırı birçok Batılı çevrede ikinci plana itilmiştir. Demokratik kurumlara yönelik saldırı ile saldırı sonrasında alınan tedbirler aynı düzlemde değerlendirilmiş, saldırının faili olan terör örgütü çoğu zaman arka planda bırakılmıştır.
Bu yaklaşım yalnızca 15 Temmuz'a özgü değildir. Son yıllarda Batı'nın uluslararası krizlere yaklaşımında benzer bir seçicilik görülmektedir. Ukrayna'da halkın direnişi "özgürlük mücadelesi" olarak sunulurken, Türkiye'de tankların önüne çıkan milyonlarca insan aynı demokratik refleksin parçası olarak görülmemiştir. Myanmar'daki askerî darbeye karşı sert yaptırımlar uygulanırken, Türkiye'de FETÖ terör örgütünün gerçekleştirdiği darbe girişimi sonrasında Batılı kamuoyunun önemli bir bölümü öncelikle Türkiye'nin güvenlik tedbirlerini sorgulamıştır.
ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry'nin darbe girişiminin ilk saatlerindeki açıklaması dikkat çekiciydi. Kerry başlangıçta Türkiye için "barış, istikrar ve dış politikada devamlılık" temennisinde bulundu. Darbe girişimi devam ederken Washington'dan gelen ilk mesajlarda, doğrudan ve tartışmasız bir darbe karşıtlığından ziyade istikrar arayışı öne çıktı.
ABD eski Başkanı Barack Obama ve Kerry'nin daha sonraki ortak değerlendirmesinde "Türkiye'deki bütün tarafların demokratik yollarla seçilmiş hükümeti desteklemesi, itidal göstermesi ve şiddetten kaçınması" istendi. Elbette seçilmiş hükümete yapılan vurgu önemliydi. Ancak savaş uçaklarıyla parlamentonun bombalandığı, sivillerin üzerine ateş açıldığı bir ortamda darbecilerle darbeye karşı direnen halkın "bütün taraflar" ifadesi içinde aynı cümlede anılması Türkiye'de haklı bir rahatsızlığa neden oldu.
Avrupa Birliği de 16 Temmuz'da seçilmiş hükümete desteğini açıkladı ve anayasal düzene hızla dönülmesi çağrısında bulundu. AB daha sonraki resmî belgelerinde 15 Temmuz'u Türkiye demokrasisine doğrudan saldırı olarak tanımladı. Fakat bu güçlü ifadeler çoğunlukla darbenin başarısız olduğu kesinleştikten sonra geldi.
Batı basınındaki çifte standart, yalnızca yorumlardan değil, o günlerde atılan somut başlıklardan açıkça görülebilir.
The Economist dergisi de 23 Temmuz 2016 tarihli analizini "Darbeden sonra karşı darbe" başlığıyla yayımladı. Dergi, FETÖ terör örgütünün devlet kurumları içindeki gizli yapılanmasına ve yıllar boyunca oluşturduğu hiyerarşiye odaklanmak yerine, ağırlıklı olarak darbe sonrasındaki kamu personeli işlemlerini ele aldı.
The Washington Post, 20 Temmuz 2016 tarihli başyazısında Türkiye'nin darbe girişimine verdiği cevabı "kendi siyasi darbesini gerçekleştiriyor" anlamına gelen bir başlıkla sundu. Gazetenin 16 Temmuz'da, henüz darbe girişiminin ilk gününde yayımladığı başka bir görüş yazısında da Türkiye'nin darbe başarılı olsa da başarısız olsa da daha kötü bir geleceğe ilerleyeceği savunuldu.
15 Temmuz, yalnızca Türkiye'ye karşı gerçekleştirilen bir darbe girişimi değildi. Aynı zamanda Batı basınının demokrasi, terör ve dayanışma kavramlarını ne ölçüde evrensel biçimde uyguladığını gösteren tarihî bir sınavdı.
Aradan geçen on yıl içinde uluslararası sistem önemli ölçüde değişti. Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze krizi, Avrupa'nın güvenlik mimarisindeki dönüşüm ve NATO'nun yeni stratejik öncelikleri Türkiye'nin jeopolitik önemini daha da artırdı. 2026 Ankara NATO Zirvesi de Batı'nın Türkiye'ye olan stratejik ihtiyacını bir kez daha ortaya koydu. Ancak stratejik iş birliği ile değerler söylemi arasındaki çelişki hâlâ tam anlamıyla giderilebilmiş değil.
15 Temmuz, yalnızca Türkiye'nin demokrasi tarihindeki en kritik dönüm noktalarından biri değildir. Aynı zamanda Batı'nın demokrasi, terörle mücadele ve uluslararası hukuk konularındaki tutarlılığını test eden bir sınav olmuştur.
Bugün geriye dönüp bakıldığında en önemli soru: Eğer aynı saldırı Londra'da, Paris'te, Berlin'de veya Washington'da yaşansaydı, Batılı medya ve siyaset kurumları aynı dili kullanır mıydı? Yoksa saldırıyı gerçekleştiren yapı, tereddütsüz biçimde bir terör örgütü olarak tanımlanır ve demokratik kurumlarla tam dayanışma mı gösterilirdi?