Şeyh
Bizim köyün medresesinde müptedi bir medrese talebesiydim. Bir gün medresede ve köyde bir heyecan dalgası yayıldı. Köyde birçok müridi bulunan merhum Şeyh Alaeddin'in oğlu Şeyh Halid Ohinî'nin köye geleceği söyleniyordu. Seydamız, şeyhi karşılarken nasıl davranacağımızı bize ve köylülere gösteriyordu. Günler geçti, şeyh gelmedi. Bir vesileyle seyahatini yarıda kesmek zorunda kalmıştı. Bir tarikat şeyhini görme şansımı da kaybetmiştim böylece. Ancak yıllar sonra, yani ellili yaşlarda, birkaç sene önce vefat eden Menzil tarikatının şeyhi merhum Seyyid Abdulbaki el-Huseynî'yi bir vesileyle ziyaret etme imkanını bulmuştum. Şeyhin mescide giriş ve çıkışı esnasında müritlerin ona karşı sergiledikleri tavırları izleme fırsatını bulmuştum. Bizim köyde seydanın, şeyhin gelmesi durumunda nasıl duracağımızı, nasıl selamlayacağımızı gösterdiği şekilde davrandıklarını hayretle izlemiş ve geleneğin sürekliliğini hayranlıkla gözlemlemiştim.
Mardin'i, Kızıltepe'yi geride bırakmış, göz alabildiğine uzanan ovada yol alıyorduk. "Her iki yanımızda bir sel gibi akıyordu" yemyeşil buğday, arpa tarlaları. Kızıltepe'den kırk km kadar uzaklıktaki Xiraban bölgesinde bulunan Tehtokê Şêx Sinan (Kilimli) köyünde ikamet eden Şeyh Bakır Kahraman'ı ziyaret edecektik. Menzil'dekine benzer bir manzara ile karşılaşacağımızı düşünüyordum. Bu arada medresede seydanın öğrettiği, şeyhle karşılaşma adabını da yeniden hatırlamaya çalışıyordum. Ellerimi şöyle bağlayacağım, şöyle oturacağım gibi. Orta yaşların biraz üstünde bir adam, kardeşleri, çocukları ve yeğenleri bizi karşıladı. "Koskoca şeyh kapıya kadar gelecek değil ya" diye geçirdim içimden. Bizi karşılayan zat buyur etti evin ikinci katındaki uzunca bir divana. Gözüme kestirdiğim bir yere oturmaya yeltendim. Buyur eden kişi ısrarla baş köşede oturmamı istedi. Mihmandarım Mela Mahmud'un gözlerine baktım. "Şeyhi kırma" der gibi bakıyordu. Meclis adabına aykırı bir şey yapmaktan çekiniyordum. Gösterdiği yere gidip oturdum ama normal bir köylünün kıyafeti içindeki şeyhi de zihnimde bir yere oturtamıyordum. Sonra anladım. Aile geçmişte klasik anlamda bir tarikatı yönetirken şimdilerde böyle faaliyetleri bulunmuyormuş. Toplum içindeki saygınlıkları bu geçmişlerinden kaynaklanıyormuş. Yörede kendilerine "Mala Bûbê" (Bubê ailesi) diyorlarmış. Aramızda Artuklu Üniversiteden Prof. Dr. Zahir Ertekin hoca da vardı. Bu kelime "Ebu'l Vefa" isminden bozmadır ve ailenin kökeni Bağdat'a dayanıyor" dedi. Bu köklü aileden kalma asaleti her davranışında gösteren ve benim zihnimdeki şeyh profiliyle bağdaştıramadığım şeyh Bakır Kahraman "bize ayrıca Sin ailesi de derler" dedi. "Bûbê" ve "Sin" kelimelerini duyunca, bizim Van-Erciş'te de "Sin oğulları ailesi var. Onlara da "Mala Bûbê" dendiğini duymuştum" dedim. Evet, dedi, Van taraflarında akrabalarımız var. Hoş beşten sonra cemaatin en genci Hüseyin Kahraman mırra sundu misafirlere. Kahveyi bir yudumda içtikten sonra fincanı yere bıraktığım sırada bölgenin saygın melalarından Nurulullah hoca, "mırra fincanını yere bırakmamak da usuldendir, saygısızlık sayılır" dedi. "Koçerim bê pergalim" (Göçebeyim, pejmürdeyim- usul erkan bilmem, mazur görün) stranını düşünerek fincanı yerden aldım. Onlar da serhatlı bir koçer olmama verdiler zahir. Derken mevzu güncel siyasete geldi. Hem şeyh Bakır hem kardeşi şeyh Ali mevzulara dair görüşlerini dile getirirken farklı bir aile ile karşı karşıya olduğumu anladım. Televizyondan duyduklarını tekrarlayan kimseler gibi değildiler. Resmen entelektüel bir derinlikleri vardı. نحن في المشتاة ندعو الجفلي/ لا تري آدب فينا ينتقر "Kış mevsiminde herkesi ziyafete çağırırız da/ Davet sahibimizin insanlar arasında ayırım yaptığını göremezsin" diyerek kabilesini öven Tarafa b. Abd'ı kıskandıracak cömertlikte bir sofra kuruldu. Üzerimde eğreti duran İstanbul'un ithal kibarlığını bir kenara bıraktım ve Kızıltepe'nin meşhur bulgur pilavını elle yeme asaletinin lezzetini tattım. Çocukluğumdaki yoksul sofralar kadar baş döndürücüydü. Urfa'nın Ceylanpınar ilçesinin sınırına yakın bu köy, Mardin ve Urfa kültürünün bir sentezi gibiydi. Misafirlerin bir kısmı da Urfa'lıydı zaten.
Artık ayrılık vakti gelmişti. Çıkarken kapının yakınındaki kitaplık dikkatimi çekti. Şöyle bir göz gezdirdim, doksanlı yıllarda rahmetli Salih Uçan ağabeyle birlikte tercüme ettiğimiz ve Dünya Yayıncılık tarafından basılan "Fizilali'l Kur'an" tefsirini gördüm. Böylece bana gösterilen saygının sebebini anladım. Nev-i şahsına münhasır bu şeyh ailesinin asaleti ile birlikte entelektüel seviyelerine hayran kaldım. Babamın "Esalet wunda nabe" (Asalet kaybolmaz) sözünü hatırladım.
Arabamız buğday ve arpa tarlaları arasında Mardin'e doğru süzülürken, Seydanın şiir gibi sohbeti bizi bekliyordu.