Seyda
Kanaatime göre "seyyid" ve "ağa"dan oluşan birleşik bir kelimedir. Zamanla "seyda" şeklini alan bu kelime, özellikle "müderris" anlamına gelir ve sadece Kürtçede kullanılır. Son zamanlarda "abi", "beyefendi", "sayın" anlamında da kullanıldığı oluyor. "Üstad" ve "Hoca" kelimelerinin başına gelenler onun da başına gelmiş anlayacağınız.
Mardin ovasının derinliklerindeki Kilimli köyünden dönerken Kızıltepe ile Mardin arasında bir yerde medresesi bulunan gerçek bir "Seyda"yı, Şeyh Burhan Hedbi'yi ziyaret etmemek olmazdı. Önceden tanıyordum seydayı. Yıllar önce TRT Kurdî'de yayınlanan bir programa beraber katılmıştık. Bu güler yüzlü alim ve mutasavvıfla muhabbetimiz bugüne kadar devam etti. Zaman zaman telefonlaşır, mesajlaşırdık. Birkaç kere İstanbul'a gelmişken bizleri de ziyaret etme nezaketinde bulunmuştu. Dolayısıyla Kürtçe bir divanı da olan şair seydayı, ziyaret etmek bir vefa borcuydu. Mardin'e geldiğimizi ve kendisini ziyaret etmeden döndüğümüzü duysa, derin ilmi, tasavvufi irfanı olan seyda, ince ruhlu bir şair olması hasebiyle bize kırılabilirdi. Ayrıca Mardin seyahatinde peşinde olduğum "Ağa, Şeyh, Seyda" üçlemesinden "Seyda" kavramının içini dolduran en ideal örnekti. Aradım kendisini. "Sesin, çok yakınlardaymışsın gibi geliyor" diye bir espri yaptı. Telefonu kapattıktan sonra "gördüğünüz gibi şeyh keramet gösterdi" diye gülüştük dostlarla. Vakıa şeyhin bu türden değil ama ilim ve irfan alanında yetiştirdiği öğrenciler, ürettiği edebi eserler birer keramet değerindedir.
Üzerindeki geleneksel alim kıyafetiyle medresenin kapısında bizi karşıladı. Yanında benzer kıyafetler içindeki talebeleriyle. Medrese dediğim tam bir külliyeydi. Erkek öğrenciler için bir, kız öğrenciler için de bir olmak üzere iki yurt vardı. Erkek öğrencilere kendisi, kız öğrencilere de şeyhin kızı ve başka hanım müderriseler ders veriyormuş. Yurtların ortasında cami, caminin alt katında mütalaa salonları yer alıyordu. Bu etkileyici atmosferde Prof. Dr. Zahir Ertekin hoca da bana eşlik ediyordu. Artuklu Üniversitesi hocalarından ilahiyatçı Prof. Dr. Ahmet Tekin hoca da seydanın misafiriydi. Akademisyenlerin geleneksel kurumlarla kurdukları bu tür ilişkileri öteden beri önemserim. Ahmet Hoca da medrese kökenli, bir anlamda "zülcenaheyn" (Hem medreseli hem üniversiteli) bir akademisyendi. Biraz nostaljik, hoş bir sohbetin ortasında buldum kendimi. Şeyh Hedbi'nin ağzından dökülen şairane sözler mest ediciydi.
Medresesinde yirmi beş kadar daimi ve yatılı erkek öğrencinin ders gördüğünü söyledi. Bir ara öğrencilerini topladı ve benden onlara bir konuşma yapmamı istedi. Kısa bir konuşma yaptıktan sonra güzel sesli öğrencilerden biri Şeyh Burhan Hedbi'nin divanından Kürtçe bir kaside okudu. "Ji fîraqê sûrek da dora xwe- Rapêcandî ew bi tîravêjên xwe" (Etrafını ayrılık suruyla çevirmiş, sarmış, yetmezmiş gibi okçularıyla savunuyor) gibi derin anlamlı beyitler mest ediciydi. Hem seyda hem şeyh olan Burhan Hedbi, Melayê Bateî, Feqiyê Teyran, Melayê Cizîrî, Seyyid Qedrî Haşîmî, Eliyê Findikî gibi "zülcenaheyn" (iki kanatlı-hem medreseli hem tekkeli) alim, arif ve şairlerin günümüzdeki bir temsilcisi gibi duruyordu karşımda.
Bir dağın yamacına, ebediyeti fısıldayan taşlarla kalıcılaşmış ve geleneğin sarsılmazlığını ilham eden kadim Mardin'in eteklerinden itibaren ovaya doğru değişerek uzanan yeni Mardin'den havaalanına giderken, varlık bütünü gibi sosyolojinin sabitelerinin yanında, değişkenlerinin de olduğunu düşünüyordum. Bir tarafı sabitelerden ayrılmazken bir tarafı dünyalar gezen pergel misali. Kürt sosyolojisi, Mardin'deki gibi sabitelerini bir inci gerdanlık misali bağrında taşıyordu.