Cumartesi sabahı düğmeye basıldı. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik hava saldırıları kısa sürede bitecek "sınırlı operasyon" söylemini aştı. İlk dalga hedefe ulaşamayınca yeni hedef listeleri devreye girdi. İran kararlı bir şekilde misilleme yaptı. Hürmüz hattında tansiyon arttı. Petrol fiyatları kıpırdadı. Deyim yerindeyse sistemin fay hattı kırıldı.
Washington bunun kısa sürede sonuç vereceğini düşündü. Trump "haftalar içinde biter" havası estiriyor. Fakat savaşların takvimi Beyaz Saray brifinglerine göre işlemez. İran, ölçeği çok büyük, birkaç hava saldırısıyla hizaya gelecek bir aktör değil. "Hamaney öldü, rejim sarsılır, dosya kapanır" beklentisi sahada karşılık bulacak mı, zor! Üstelik çatışma uzadıkça operasyonun askeri boyutu kadar ekonomik ve siyasi boyutu da büyüyor.
Bugün yaşananlar sadece İran dosyası değildir; gerileyen bir hegemonun refleksidir. Üstelik bu hegemon bölgeyi terör ve kaosu yaygınlaştırarak ayakta kalan İsrail gözlüğüyle gördüğü için gittikçe batağa saplanıyor.
Hikayenin gerçek yüzü de şu... Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD'nin yanında durmak güvenlik demekti. Mahallede tek güç vardı ve o güç düzen kuruyor, maliyet üstleniyor, müttefikine kalkan oluyordu. Şimdi tablo farklı. Güç hâlâ var ama düzen kurma kapasitesi zayıflamış durumda. Zayıflayan hegemon sakinleşmez; daha sertleşir. Daha sertleştikçe askeri araçlara daha sık başvurur. Bunun bedelini ise ön cephede duranlar öder.
Körfez ülkeleri bugün tam da bunu yaşıyor. İran'la doğrudan savaşa girmeyen aktörler bile hedef riski taşıyor. Enerji altyapıları kırılganlaşıyor, deniz yolları tehdit altında. Güvenlik şemsiyesi delinince yağmur önce ön cepheye yağar. Ukrayna'da olan da buydu, şimdi Körfez hattında benzeri yaşanıyor. Yarın Avrupa daha ağır bir faturayla karşılaşırsa kimse şaşırmamalı.
Trump'ın yanıldığı yer tam burada. Yıllarca "sonsuz savaşları bitireceğim" dedi, müdahaleciliği eleştirdi, Amerika'nın enerjisini içeride toparlaması gerektiğini savundu. Fakat İran dosyasında refleks değişmedi. Hızlı operasyon, sınırlı süre, net sonuç... Gerçek böyle akmadı. Çatışma uzadıkça askeri maliyet büyüyor, ekonomik risk genişliyor, iç siyasette tansiyon yükseliyor. Pentagon'un raporu da cabası.
Hürmüz'de her gerilim dalgası küresel enerji piyasasına yansıyor; benzin pompasındaki artış sandığa kadar gider. Uzayan her gün Washington'daki kutuplaşmayı derinleştirir. Savaş uzadıkça mermi değil, zaten krizde olan meşruiyet tamamen tükenir.
Daha büyük çelişki ise şu: ABD'nin ana stratejik rakibi Çin. Küresel güç dengesi Asya-Pasifik'e kaymışken kaynakların yeniden Ortadoğu'da yanması bir odak kaybına işaret ediyor. Aynı anda Çin'i dengelemek, Rusya'yı sınırlamak ve İran'ı bastırmak isteyen bir güç, aşırı yayılma riskini büyütür. Güç sınırsız değildir; kaynak sınırsız değildir; sabır hiç değildir.
Tam da bu yüzden Türkiye'nin yürüttüğü 360 derece dış politika bugün bir tercihin ötesinde stratejik zorunluluktur; tek bir eksene yaslanmadan Washington'la konuşabilmek, Moskova'yla teması sürdürebilmek, Körfez'le ekonomik bağları güçlendirirken Avrupa'yla kanalları açık tutmak bu çağın gerçekçi devlet aklıdır. Yanı başımızdaki savaşın ateşi yükselirken duygusal savrulmalara kapılmamak, sabrı sonuna kadar zorlamak ve Türkiye'yi bir ön cephe karakoluna dönüştürmemek güçsüzlük değil, bilakis egemenlik refleksidir; çünkü çok kutuplu dünyada ayakta kalanlar slogan atanlar değil, denge kurabilenlerdir.
Bugün yaşananlar bir İran krizi olmaktan öte, hegemonun belki de son dansıdır. Sert, gürültülü ve maliyetli. Müzik çalarken alışkanlık icabı alkışlar devam eder; müzik sustuğunda ayakta kalanlar strateji sahibi olanlardır.