Amerikan Kralı Trump'ın, 5 ay kadar öncelerde İran'a yaptıkları ağır bombardıman ve diğer askerî askerî müdahaleler sırasında NATO'daki müttefiklerinin kendilerine yardımcı olmayışlarıyla ilgili olarak, 'Bu nasıl müttefiklik?' diye serzenişte bulunmuştu..
Halbuki, konunun NATO'yla bir ilgisi yoktu.. Çünkü, NATO İttifakı'nda belirtilen mantık, anlaşılabilirdi.. 'Üye ülkelerden birisi ve birkaçı saldırıya uğrarsa, diğer üyeler o saldırıya uğrayan müttefiklerinin savunması için sorumluluklarını yerine getirirler.' diyordu.. Burada ise, NATO'nun beyni durumundaki ABD emperyalizminin bir saldırıya uğramadığı ayrı bir konu, tam tersine, saldırgan, bizzat ABD emperyalizmi idi ve NATO üyeliğinde, 'üyelerden herhangi birinin saldırganlığına destek vermek' diye bir sorumluluk yoktu..
Bu durumun sadece Trump zamanına mahsus bir sıkıntılı durum olduğu düşünülemez, elbette.. Unutmayalım, önceki ABD Başkanı Joe Biden (Baydın) Türkiye'yi ve bizzat Başkan Erdoğan'ı da eleştirerek, 'Bizim Doğu Akdeniz'deki menfaat ve maslahatlarımıza aykırı siyasetler oluşturarak bize zarar veren bir Erdoğan var; onun, demokratik yollarla iktidardan uzaklaştırılması gerekir..' demişti, açıkça.. Ama, onların hesabı tutmamıştı; 'kaderin üstünde bir kader vardır, göklerden gelen bir karar vardır..' dercesine..
*
Üzerinde asıl durulması gereken konu, NATO'nun beyni konumundaki Amerikan emperyalizminin, 4 ay öncelerdeki İran bombardımanı saldırganlığı beklentisinden sonra, son günlerde İran'a yönelik olarak tekrarlanan ve halen de devam eden İran'ın yeniden bombardıman edilmesi konusunda ABD'ye nasıl bir tavır takınılacağı hususudur.. Ama, yine gerçekleşen, ilk saldırganlık sırasındaki umursamaz tavrın tekrarı oldu.
Evet, şimdi ABD saldırganlığı konusunda dünyada sergilenen tutum, ilk saldırı günlerindekinden farklı değil.. Ancak, yeni ve Üçüncü bir dünya savaşının ayak seslerinin gelmekte olduğu korkusu, dünyada hemen her toplumu sarmış bulunuyor.. Tabiatiyle, her toplum da, gelecekte karşılaşabileceği her ihtimale karşı, önce kendisini ateşin içine düşmekten nasıl koruyacağının hesap ve planlarını yapmakta..
Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden önceki dönemde, dünya büyük bir sosyo-psikolojik buhranlar içinde kıvranıyordu.. Evet, 112 sene öncelerde, 28 Haziran 1914'de, 'Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Veliahdi Ferdinand ve hanımı Sophia, Saraybosna'yı ziyaret ederken, bir Sırb nasyonalisti tarafından katledilmeleri ile savaş alevleri bir anda bütün Balkanları, Avrupa'yı ve derken bütün dünyayı sarıvermişti..
O zaman niceleri, bir dünya savaşının doğmakta olduğunu ve geleceğin nasıl şekilleneceğini kimsenin kestiremeyeceğini dile getirirken, Osmanlı'nın son dönemindeki bir şair de, Osmanlı'nın geleceğini tehlikede görenlere karşı; 'Ölmez bu vatan.. Farz-ı muhal, ölse de hattâ, / Çekmez kürenin sırtı, bu tâbût-u cesîmi..' (büyük tabutu..) mısralarını yazıyordu. Belki, geleceğin o kadar sisli-puslu, ve hiç bir şeyin görülemediği bir dönemde o kadar güçlü bir beyan ile ve bir şiirde dile getirilen bu görüşün, geleceğe aid bu kadar güçlü söyleyiş olduğu o dönemde tahmin edilemezdi. Evet, büyük ve de ilk Dünya Savaşı o zaman patlak vermişti.. Çünkü, Avusturya- Macaristan İmpatarorluğu, hemen Sırbistan'a savaş açmış; Sırbistan da Rusya Çarlığı'nın kucağına atılmıştı.. Alman İmparatorluğu da o anda, Avusturya - Macaristan'ın yanında yer almıştı.. İngiltere ve Fransa ise, Sırbistan'ın yanında yerini almış ve nihayet Osmanlı Devleti de savaşa girmek kararı almıştı. Çünkü bütün Balkanlar'da, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Çarlık Rusyası; Osmanlı'yı 500 yılı aşkın bir zaman dilimi boyunca hükmettiği ve vatan edindiği Balkanlar'dan atmak için ortaya çıkan fırsatı kaçırmamak için savaşa girdiler. Ve İngiltere ve Fransa da Almanya ve Osmanlı'ya savaşa girdiler..
Yani, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'nun veliahdi ve hanımını öldüren Sırb eylemcisinin hayal edemeyeceği ve daha önce dünyada görülmemiş bir korkunç Dünya Savaşı dünyanın her tarafında derin bir 'psiko-sosyal gerilim'i daha bir tetiklemiş ve Osmanlı da Almanya'yla birlikte savaşa girmekten başka bir çaresinin kalmadığını görmüştü.
Bazıları şimdi 110 yıl geride kalan o günün dünyasına bakarken, Osmanlı'nın o savaşa girmemesi gerektiğini ileri sürüyorlar ama, Osmanlı Devleti sahiden de o günkü dünya şartlarında, ve 500 yıla yakın zamandır hükmettiği ve vatan edindiği Balkanlar'da tutuşan o yangının dışında kalabilir miydi ve nasıl?
*
Şimdi bu hatırlayışları sadece bir tarihî döneme dair bilgileri tekrarlamak için değil, dünyadaki güç odaklarının ve yeni güç dengeleri arayışlarının ortaya çıkardığı bir gerilimin yarınlarda nelere gebe olduğunu kim kesin bir öngörü ile tahmin edip söyleyebilir?
Görelim, 'meşime-i şeb'den / gecenin midesinden neler doğacak..
Bu tarihî hatırlayışları, sadece basit bir yaklaşımla tarih bilgimizi yenilemek için değil, yarınların neler getirebileceğine dair hesap ve planlar yapılırken, aklen ve rûhen yeni ve çok daha ağır olabilecek yarınlara hazır olmak için ifade ediyoruz.. Yarınlara sağlıklı, akıllı, temkinli ve tedbirli bir bakış atabilmek için, en azından son 100 yılın ve hattâ son 300 yılın ve bütün bir insanlık tarihinin geçirdiği merhalelerin tarihî seyrini, gelişim çizgilerini zihin dünyamızda şekillendirmenin gerekliliğinden gafil olmamak için..
Hele de, teknolojinin bütün dünyayı, en istemediği durumlara bile sürükleyebileceğini unutmadan..
*
Anlatılan bir tarihî hikaye var, Birinci Dünya Savaşı öncesine aid.. Osmanlı savaşa girer ve İstanbulda Şeyhulislamlığın da teyidiyle, Sultan Reşad, 'Cihad-ı Ekber' ilân eder.. Avustralya kıtası İngiltere'nin elindedir; İngiltere ve Osmanlı savaşa karşı cephelerde savaşa girmişlerdir.
Bir yolcu treni hareket halindeyken, iki üç kişi, yolcu trenine ateş açarler.. Çıkan çatışmada, trenekarsiş mermi sıkanlar öldürülür ve bunların orada yaşayan Müslümanlardan 2-3 kişi oldukları anlaşılır.. Çünkü, Osmanlı Padişahı Sultan Reşad, 'cihad-ı ekber' ilan etmiştir.. Bu haber taa Avustralya'ya ulaştığında orada yaşayan birkaç Müslümandan 2-3 kişi, ellerine silah alıp, İngiliz trenine ateş açarlar, çünkü, İslam Padişahı 'cihad' ilân edince, onlar oralarda haber dinlemekle yetinemezler ve kendi çabalarının etkili olamayacağını düşünmezler..
*
Ama, bugün, Dünya Müslümanları bölük-pörçük.. Dünyadaki 200'ü aşkın devletten halklarının ekseriyetini Müslümanların oluşturduğu devletlerin sayısı 50'i geçmekte.. Ama, küfür dünyası tek millet halinde hareket etme kabiliyetlerini her gün daha da geliştirmeye çalışırken, dünya Müslümanları tek bir merkezden yönlendirilememekte.. Osmanlı'nın en zayıf zamanında bile, emperial güçlerin Müslümanların dünya çapındaki birliğini temin eden etkenlerden birisi olan Hılafet makamını yok etmeyi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk yapılan en önemli iş olarak belirlemeleri, boşuna değildi..
Hani, ârif bir zat'ın , çaresiz kalan bir başkasına, 'Gel sana, kaybettiğin en önemli tek şeyin ne olduğunu söyleyeyim..' demiş..
Bugün Dünya Müslümanları, asıl yitirdiklerinin tek bir şeyin ne olduğunu daha bir düşünmenin ve anlamanın tam zamanındadırlar.
'Ben İslam Milleti'ndenim' diyen her Müslüman'ın, daha ağır şartları olabilecek yarınlarda da bu aslî özellik ve hüviyetini unutmaksızın hareket etmekten başka bir çaresi yoktur.
*