PKK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD/YPG, adını SDG şeklinde değiştirerek meşruiyet kazanacağını zannetti. Onlara bu aklı veren de büyük hâmileri ABD idi.
Ama ABD himayesi İsrail ve batı desteği SDG'yi korumaya yetmedi. Halep'te iki gün dayanamadılar, Fırat'ın doğusunda direnemediler.
Suriye ordusu SDG'yi işgal ettiği topraklardan birkaç gün içinde süpürdü, Kamışlı ve Ayne'l-Arab'a (Kobani) hapsetti.
Elde edilen bu hızlı başarı, elbette ki Suriye yönetiminin büyük başarısıdır. Bölgedeki destek veren ve tehdit eden aktörlerin tamamıyla muhatap olup süreci bu şekilde akıllıca yönetmek, evet büyük başarıdır. Önce bunun kabullenilmesi gerekir.
Ortada büyük bir başarı olduğu için sahip çıkanlar da var haliyle.
ABD Suriye Özel Temsilcisi Barrack'ın, Barzani'nin, Suudi Arabistan'ın bu başarıyı sahiplenme arzusu gayet tabiidir.
Bu konuda en mütevazı tavrı da en büyük desteği veren Türkiye sergiliyor. Yetkili ağızlar detaylara girmiyorlar ama şu kadarını söylemeliyim ki Suriye ordusunun bu kadar kolay operasyon yapmasının temininde en büyük pay Türkiye'ye aittir.
Türkiye Savunma ve Dışişleri bakanlarıyla MİT başkanının Şam ziyareti ve Türkiye'nin her türlü desteği vermeye hazır olduğu mesajı aslında her şeyi anlatıyor.
Özetle, Türkiye'nin Suriye'ye en büyük katkısı, SDG'ye verilen desteğin çekilmesini sağlamış olmasıdır.
Öyle anlaşılıyor ki Türkiye, hem ABD'yi ikna etmiş hem de ABD aracılığıyla İsrail'in muhtemel saldırılarını durdurmuş!
Böylece Suriye ordusu herhangi bir hava saldırısına maruz kalmadan ilerleyebilmiştir.
Her ne kadar ABD, SDG'nin DEAŞ'a karşı müttefiki olduğunu söylese de, SDG'nin kağıttan kaplan olduğunu görmüş, verdiği silahları nasıl sattığını anlamış ve ödemelerin detayını görünce SDG tarafından dolandırıldığını fark ederek Türkiye'nin ne kadar haklı olduğuna ikna olmuştur.
ABD gözetiminde imzalanan 10 Mart mutabakatını uygulamayarak ne kadar güvenilmez bir örgüt olduğunu da bizzat Tom Barrack görmüş ve SDG ile yollarını ayırdıklarını ilan etmiştir.
Tabii ABD'nin başının Çin ile belada olması gibi dış etkenler de var ama Suriye politikalarında Başkan Erdoğan yönetimindeki Türkiye'nin kararlılığı en önemli faktör olmuştur.
Evet, bu süreçte Türkiye sadece diplomatik şemsiye sunarak Şam yönetimine büyük katkıda bulunmuş değil, ayrıca sahada da aktif olarak desteğini sürdürmüştür.
MİT sahadaki gelişmeleri anlık olarak takip edip Başkan Erdoğan'a sunmuş ve ondan aldığı talimatlarla hareket etmiştir.
MİT sivillerin zarar görmemesi için Suriye yönetimi ile çok yoğun bir temas yürütmüştür.
Ayrıca hak ihlalleri yapılmaması, çekilmek ve teslim olmak isteyen örgüt unsurları ve ailelerini sağlıklı bir biçimde tahliyeleri için gerekli koordinasyonları sağlamış, örgütün sivilleri kalkan olarak kullandığı yerlerde operasyonların siviller zarar görmeden icrası konusunda Suriye yönetimiyle tecrübelerini paylaşmıştır.
Öte yandan Suriye Yönetiminin yanı sıra ABD başta olmak üzere DMUK (DEAŞ İLE MÜCEDELE KOALİSYONU) bileşenleriyle ve bölge ülkeleriyle diyalog içinde olmuştur.
Türkiye, Suriye'nin istikrarını önemsemektedir. O sebeple tek devlet tek ordu hedefine yönelik tüm adımları desteklemektedir.
Suriye'nin birliği ve bütünlüğünü esas alan 18 Ocak 2026 anlaşmasının uygulanmasını önemsemektedir.
Bu bağlamda Şam yönetiminin diplomatik çabaları, Kürtlerin hukuku ile ilgili başkanlık kararnamesi gibi yapıcı adımları takdir edilmesi gereken gelişmelerdir.
Suriye hükümeti ile terör örgütü YPG arasında 20 Ocak'ta yürürlüğe giren 4 günlük ateşkesin süresi dün akşam itibariyle sona erdi.
Süre doldu ama Bakan Fidan'ın işaret ettiği gibi sürenin uzatılabilme ihtimali yabana atılmamalıdır.
Evet, Suriye Ordusu, mart ayından bu yana imzaladığı anlaşmayı bile ihlal eden SDG'yi ortadan kaldıracak bir saldırı yapabilir ama Şam yönetiminin süreyi uzatarak entegrasyonu kansız bir şekilde gerçekleştirmeyi tercih edeceğini düşünüyorum.
Bu yazıyı bitirdiğimde henüz bir gelişme yoktu. Ama süre uzatılsın ya da uzatılmasın akıbet değişmeyecektir!
Çünkü zaten kuşatma altında olan iki şehrin dünya ile irtibatı kesilince PYD/YPG de mecburen entegrasyonu kabul edecektir.
Aslında vitrinde Mazlum Abdi görünüyor ama gerçek karar sahibi olmadığını Bakan Fidan, "O mesaj taşıyıcıdır. Kendisine söyleneni örgüte iletmek zorundadır. Örgüt ona bir perspektif verir, talimat verir. Onunla hareket eder." diyerek özetledi.
Asıl karar sahibi olan KCK ve akıl hocaları(!), sadece YPG/PYD'ye değil, DEM dâhil tüm mensuplarına da direnme talimatı gönderiyor olmalı ki, DEM Parti grup toplantısını Nusaybin'de yaparak ateşe benzin dökerken Avrupa'daki mensuplarının taşkınlıkları da tüy dikmiştir.
Aslında bunlar feshedilmiş görüntüsü veren PKK'nın ne kadar faal olduğunu gösteren gelişmelerdir.
Türkiye'nin Terörsüz Bölge hedefini baltalamaya yönelik bu gelişmeler PKK'nın, bölgeyi ve dünyayı okuyamadığını ve çağdışı kaldığını göstermesi bakımından anlamlı.
10 Mart mutabakatını uygulamadılar kaybettiler, şimdi önlerinde 18 Ocak anlaşması var!
Zerre kadar basiretleri varsa Suriye'de uzatılan eli tutarlar!