Amerika ile kıta Avrupası arasındaki gerilim, yalnızca askerî harcama yüzdesiyle açıklanacak kadar dar bir başlık olarak görülemez. Daha önce söyledik... Avrupa, bir taraftan Ukrayna'ya daha fazla destek vermeye çağrılırken, diğer taraftan İran ve Hürmüz başlıklarında Washington'un yanında daha açık pozisyon almaya zorlanıyor. Bütün bunları da pahalı enerji, zayıflayan sanayi ve yorgun toplumlar eşliğinde yönetmeye çalışıyor.
Enerji başlığı burada ayrıca önemlidir.
Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa'nın Rus enerjisiyle kurduğu eski ilişki büyük ölçüde koptu. Yerine daha pahalı ve daha kırılgan tedarik ilişkileri geldi. Avrupa bunu stratejik tercih diliyle anlattı. Fakat sanayi, hane halkı ve kamu bütçesi bu tercihin sonuçlarını farklı biçimlerde hissetti.
Ucuz enerji azaldı.
Maliyet arttı.
Sanayi zorlandı.
Malum, enerji pahalılaştığında üretim maliyeti yükselir, ihracat rekabeti düşer, sosyal harcamalar artar, hükümetlerin hareket alanı daralır. Sonra bu ekonomik baskı siyasete taşınır. Seçmen davranışı değişir. Merkez partiler zorlanır. Daha sert siyasi diller güç kazanır.
Avrupa bugün bu dalgaların tamamını aynı anda yaşıyor.
Yani, Washington dosyaları öncelik sırasına koyarken, Avrupa aynı dosyaların maliyetini içeride taşımak zorunda kalıyor. Ukrayna yükünün Avrupa'ya daha fazla devredilmesi, İran geriliminde daha açık tutum beklentisi ve Çin rekabetinde Atlantik disiplininin korunması aynı stratejik hattın parçaları olarak öne çıkıyor.
Avrupa'nın Rus enerjisinden uzaklaştırılması ile Asya'nın Ortadoğu enerjisi üzerinden baskı altına alınması arasında da benzer bir stratejik mantık işliyor. Biri Avrupa sanayisinin maliyetlerini artırdı. Diğeri Asya ekonomilerinin enerji güvenliğini tartışmalı hâle getiriyor.
Burada esas olan şu: Amerika'nın öncelik sıralaması değiştikçe, Avrupa'nın taşıdığı dosyalar çoğalıyor.
Ukrayna'da askerî destek.
İran'da siyasi tutum.
Hürmüz'de enerji güvenliği.
Çin rekabetinde Atlantik disiplini.
Bu başlıklar ayrı ayrı haber gibi okunabilir. Fakat yan yana getirildiğinde, kıta Avrupası'nın aynı anda hem güvenlik hem ekonomi hem de toplumsal dayanıklılık sınavından geçtiği görülüyor.
Amerika kendi önceliklerini yeniden sıralarken Avrupa'dan daha fazla katkı istiyor. Bu katkı bazen savunma harcaması olarak, bazen Ukrayna'ya mühimmat desteği olarak, bazen de İran geriliminde daha açık bir pozisyon beklentisi olarak ortaya çıkıyor.
Avrupa açısından güvenlik dosyası artık bütçeye, sanayiye ve seçmen davranışına aynı anda yazılan bir maliyet kalemine dönüşüyor.
Ne var ki bu maliyet, sakin bir mutabakat ortamında paylaşılmıyor. Trump'ın İtalya, İspanya ve Almanya üzerinden yaptığı çıkışlar; Hürmüz Boğazı için müttefiklerden destek istenmesi; Avrupa güvenliğinde daha fazla sorumluluk çağrısı aynı dönemin farklı başlıkları olarak önümüze geliyor. Bütün bunlar Batı sistemi üzerinde ciddi bir basınç oluşturuyor. Üstelik bu basınç, yükseliş döneminin rahatlığı içinde değil, düşüş psikolojisinin ve sistem krizinin ortasında birikiyor. Tam da bu yüzden mesele basit bir yük paylaşımı tartışması olmaktan çıkıyor; Batı içi boğazlaşmayı derinleştiren bir fay hattına dönüşüyor.